30 Ekim 2008 Perşembe

ZAMAN PARADOKSU

// İlk kez  bir alıntı yapıyorum... Ama buna değer...
George Carlin Amerika'da 70 ve 80 li yılların bir komedyeni idi. Biraz ağzı bozuk olarak bilinirdi. 11 Eylül den (9-11) ve karısının ölümünden sonra şöyle yazmıştı.

Tarih içinde zamanımızın paradoksunu şöyle sıralayabiliriz :

Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var. 

Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.

Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var. Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var. Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var.

Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz, çok az okuyor çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz. Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık. Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz. 

Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik. Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık. 

Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var. Dış Uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik. 

Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık.

Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik. Atoma hükmettik, ama önyargılarımıza edemedik.

Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz.

Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz.

Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik. Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar yapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz.

Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin  zamanıdır. 

Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir. Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir.

Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız. 

Yaşam, aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür.

27 Ekim 2008 Pazartesi

Kırmızı Yazı

İnsan ilk karşılaştığında şöyle bir duraksıyor. “Ne yapmış olabilirim ki?”…

Bir mahkeme, üstelik de bulunduğum şehirden epey uzaktaki bir mahkeme siteme yasak koymuş. Allah Allah?…

Ölüm anında insanın gözünün önünden geçtiği söylenen hayat hikayesi misali, yazdıklarımı yorumladıklarımı düşünüyorum… Yok!

Acaba farkında olmadan yere falan mı tükürmüşüm?… Yooo…

İlk şoku atlattıktan sonra, kendi kendime dedim; “ya bu site benim boş zamanlarımı değerlendirdiğim bir yer olmayaydı da, işimi gücümü takip ettiğim bir site olaydı…” O zaman müşterilerimin bana karşı hafızalarına kazınacak ibareye de bakar mısınız? ” Filan mahkeme falan tarihhinde, vır vır vır, engellenmiştir.”Yahu mahkeme, engel, karar… Biz ne biçim bir adamla çalışıyoruz böyle?…”

Neden sonra işin aslı (hala daha net değil ya) ortaya çıktı. Bir tv yayın kuruluşunun yayınını izinsiz bir şekilde yayınlayan birileri yüzünden kapatılmış benim sitem de…

E beeeen?

Yani bana ne? Aferim. Yayın kuruluşu hakkını aramış, bulmuş, uygulatmış… Da niye benim sitem?…

Ben başka arkadaşlarım gibi, “susturamazsınıııız!!!”, “sansüre hayıııır!!!” diye de bağırmıyorum. Mevzu benimle ilgili de değil, gocunayım, muhattapları için de sansür söz konusu değil, düpedüz suç işlemişler…

Neye üzülüyorum?

Ama gerçekten üzülüyorum… Şu andan itibaren 48 saat içinde Cumhuriyet’imizin 85. yılını kutluyor olacağız. Tam da 3 çeyrek asır önce canım Mustafa Kemal’imin gördüğü onca savaştan sonra bile belki de hayatının en yüksek adrenalin seviyesinde verdiği söylevdeki sözleri, yazık yazık yazık ki buhar olup uçuyor.

Bugün Martin Luther’in “hayal”i gerçekleşiyorgibidetamdeğilaslındalaştırabildiklerimizdenmisiniz şeklinde şekilde de olsa yaşanabiliyorsa, umuyorum oğlumun torunu en azından, benim yüce insanımın hayallerinin gerçekten gerçek olduğu günleri görür…

Aman ya… Coşku mu bıraktınız adamda…

11 Ekim 2008 Cumartesi

Bi' dakka :)

Keşke





Bir mucize bekler gibiyim
Zamanın kısalttığı hayatımda.

Bir gök gürlese mesela,
Ve ben o eski fotografın içine dönsem.

Ya da bulutların ardından
Uzansa bir el.

Akıverse kelimeler
Boğazımda duracağına

Derin bir nefesin ardından.

Yan rollere de razıyım
Akan film şeritlerinde
Yeter ki izi kalsın.

Belki anlayan biri çıkar...

17 Eylül 2008 Çarşamba

İki Lafın Belini Kırmak

Konuşmak, iletişim halinde olmak, bugünlerde cep telefonu ve e postalar sayesinde eski sıcaklığını yitirmiş gibi görünüyor.

Bırakın bir araya gelip ince belli bardaktan çay içmeyi, dostlarımızı işimiz düşmmedikçe aramaz sormaz olduk. 

"Nasılsın?" sorusu, eğer nazik biriyseniz, esas sormak istediğiniz soruya giriş basamağı olarak kalmış durumda. Artık soran da cevap veren de konuşmanın o kısmını otomatiğe bağlayarak geçiştiriyor.

Kendimize bile sormuyoruz ki... Ben nasılım?.. Neler hissediyorum?.. Son zamanlarda olan bitenler beni nasıl etkiledi?...

Bu sorulara cevap vermek bazan insanın dürüstçe durum değerlendirmesi yapmasına imkan verir. Kendimizde aksayan, yanlış giden bir şeylerin farkına varmamıza yardımcı olur.

Bu dünya üzerinde yalnız yaşamadığımıza ve sosyal bir varlık olduğumuza göre, öncelikle yakın dost ve arkadaş çevremizden başlayarak hal hatır sormak, dert dinlemek, kendince yol göstermeye çalışmak ve iyi dileklerde bulunmak görev bilinciyle de değil ama hayatın akışı içinde yapmamız gereken davranışlardan...

Hoş sohbetler için boş zamanlar ayırmak lazım. İki lafın belini kırmak için...

14 Eylül 2008 Pazar

Kardelen

Çiçeğim.

Hoyrat rüzgarlar getirdi kokunu bana,
Karlara direndiğin uzak dağlardan.

Bükme boynunu artık ben varım.

Bebeğim.

Sarsam seni pamuklara,
Korkarım tenin çizilirse diye.

Ki bin ölüm gibi gelir bana.

Aşkım.

Ruhunu sevdim ben senin.
Ama kuşandığın suret de
Çok güzel be!..


8 Eylül 2008 Pazartesi

9 Eylül

Her ne kadar yakın tarihimiz böyle özel günlerle dolup taşsa da, hafızalarımızda böyle zamanlar, Cumhuriyet meydanlarını dolduran ilkokul öğrencileri ve anıtlara bırakılan çelenklerle özdeş bir manzara olarak saklanır. Kalbi durma noktasına gelecek heyecanıyla okunan, bir gece önce ezberlenmiş şiirler, mülki erkanın kağıttan okuduğu günün anlam ve önemini bildirir klişeler... 

Bazılarımız için "trafik vardı" bahanesiyle işe geç gitmeye bir mazeret, bazılarımız için cuma ya da pazartesiye denk geldiyse ve resmi tatilse yakın yerlere, yazlıklara kaçmak için bulunmaz nimet... 

Hafızamız ne kadar zayıf ve bu hatırlatmayı yapmak zorunda kalmak ne acı!.. 

Bayanlar baylar! Bugün, yokluklarla ama azimle girişilen bir mücadele ile üzerinde yaşadığımız bu toprakların, dürüstçe düşmanlığını gösteren yabancılardan kurtarıldığı gündür... Dürüstçe diyorum, çünkü bu sürecin sonunda anlaşılmıştır ki eski çağlardan beri uygulanan ele geçirme teknikleri artık geçerli olmayacaktır. Hele ki Türk insanı için... 

Bu yüzden özellikle kültür ihracatıyla ve yozlaştırılma süreçleriyle etkisiz hale getirilen toplumlar, dünyada egemen güçler tarafından daha kolaylıkla, hatta gerçekten ele geçirip, sorunlarıyla da uğraşmak zorunda kalmadan yönetilmektedir. 

Tam burada bir hatırlatma daha yapmakta fayda var; "Egemenlik, kayıtsız şartsız Ulusundur." 

Görünür, görünmez pek çok düşmandan kurtuluş hareketinin mimarı Atatürk, eserinin en önemli kilit taşını işte tam da olması gereken yere, egemenlik konusuna koymuştur. 

Uygar insanlar gibi yaşamanın en temel gereği, özgürlüğünü kendi elinde tutmak... Tabi tek başına yeterli değil. Bilgi akışı ile pekiştirilmesi gereken ve sürekli gelişim sürecinde olması beklenen bir hayat anlayışıyla, başkalarının özgürlükleriyle çakışmadan, demokratik bir düzen içinde olması gereken bir yaşama sahip olmaktır uygar olmak.... 

Hakkını teslim ederek anımsamamız gereken günlerden birindeyiz. Tarih dersi vermek ya da ahkam kesmek değil derdim. Ama gerçek olguların ardında yatan kavramların neler olduğunu da ancak tarihi bilmekle öğrenebiliriz. Bunun için de okumayı resimlerine bakmaya tercih edeceğimiz bir alışkanlık haline getirmemiz gerek. Çünkü ülkemiz ve kendimiz için yapabileceğimiz / yapmamız gereken binlerce şey var...

Selamlar.

9 Eylül 2008 Tarihli Körfez Haberci Gazetesinden


1 Eylül 2008 Pazartesi

Islah

Merhaba.

Hayatımızdaki beklentilerimizi şöyle bir düşünürsek, sürekli doyurulmayı bekleyen aç bir bebek gibi olduğumuzu görürüz.

Çeşitli ekollerde psikolojik çözümlemelerinin de yapıldığı bu davranış biçimi, insan doğasının temel taşalarından biri... Böyle bir dürtümüz olmasaydı belki hala mağaralarda yaşıyor olabilirdik. Hayat standartlarının artmasında ve daha medeni bir yaşam sürmemizde itici bir güçtür, insan oğlunun bitmeyen istekleri...

Sınırlanmadığı ya da ıslah edilmediği takdirde bu dürtü, bireyin davranışlarının hem kendisi hem içinde bulunduğu toplum için olumsuzluklara yol açmasına da neden olabilir... 

Genel huy ve davranışları "ben" çerçevesinde denetleyen ama toplumsal yaptırımları da olan ahlak, böyle durumlarda düzenleyici ve yapılandırıcı bir rol oynar hayatımızda.

Ahlak konusuyla sistematik bir şekilde ilgilenen "din" ise daha belirli kurallar çerçevesinde tüm bireylere eşit uzaklıkta kalarak yol gösterir.

İslamın yılda en az bir kez, bir ay süreyle yapılmasını şart koştuğu en kapsamlı ıslahat hareketi olan oruç, çoğunlukla yanlış olarak algılandığı haliyle sadece "aç kalmak" değildir.

Daha önce de sıklıkla belirttiğim gibi, "İslam, eylemle değil, niyetle ilgilenir". Belirli bir süre için insani isteklerimizden ve bazı istenmeyen davranışlarımızdan taammüden uzak durmamız emredilir.

Burada emir kipi kullanılması, sadece algıyla ilgili problemleri olan kişilerin de uymasını sağlamak amaçlıdır. Yoksa İslam'ın temel ilkelerinden biri de zorlaştırmak yerine kolaylaştırmaktır.

Niyetle ilgili olarak çok kapsamlı da konuşulabilir ancak özetle karşılaştırmalı olarak değerlendirmek gerekirse; nasıl içmeyi arzuladığınız bir bardak sudan uzak durmakla nefsinizi ıslah etmeye çalışıyorsanız, aynı şekilde örneğin ticari alışverişlerinizde de yalan ve hileye yer vermemeniz beklenir.

Sabahtan akşama kadar aç kalmak, bize oruç tutmadan da bu şekilde yaşamak zorunda kalanların durmunu en iyi şekilde anlatır. 

Böylece sosyal hayatımızda başkalarıyla ilgilenmek ve yardımlaşmak için referans alabileceğimiz bir bilgiye de sahip oluruz.

Biraz geç kalmış olmakla birlikte bir konunun daha altını çizmek istiyorum. Sonraki Ramazanlar için akılda kalırsa faydalı olabilir... Ani değişiklikler metabolizmamızda hasara yol açabilir. Ramazan başlamadan birkaç gün öncesinde yeme alışkanlıklarımızı oruca hazır hale getirerek yumuşak bir geçişle oruca başlamak daha faydalı ve kolay olabilir.

İçine bir tane kesme şeker atacağınız bir bardak su, gün boyu yavaşlayan sistemin ihtiyacı olan sıvıyı ve enerjiyi kısa zamanda vücuda geri vereceği için de iftar zamanında iyi bir başlangıç olabilir.

Bu yıl için sırası gelmiş olan bu sınavda hepimize kolaylıklar diliyorum.

Selamlar.

14 Ağustos 2008 Perşembe

CAN


Merhaba,

Yazıya geçmeden önce resme bir süre dikkatlice bakmanızı isteyebilir miyim? (Büyük hali için resme tıklayın)

Ben bu fotoğraftaki çocukadamla aynı yaşlardayken tanıdığım bir dostum gönderdi bu resmi, oto sanayide çekmiş.

Okula gidip gitmediğini de bilmiyorum, adını da. Ama hadi Can'ımız olsun o bizim...

Burnunun hemen altındaki karartı yanıltmasın sizi, daha bıyıkları terlememiş Can'ın. 

Yüzündeki aydınlığı örtmeye de yetmiyor demirci çıraklığından sebep kirler.

Gözlerinde az önce ustasından yediği dayağın izi bile yok. Yalnızca, kendisiyle ilgilenilmiş olunmasının şaşırmışlığı biraz... Tebessümle yaklaşıyor, anlamaya çalışıyor nedenini...

Oyun oynaması gereken yaşını çalışarak geçirmeye zorlamış hayat onu. Hani giydiği t-shirt de olmasa, çocuk demezsiniz.

Daha dün akşam annesinin okşadığı saçlarını, incecik kollarını, kendinden beklenen büyük adam performansı için işine feda etmiş. 

O bir gününü bitirip evine dönerken, akranlarını anneleri sokaktan zor topluyor belki yemeğe oturtmak için. Can ise belki de erzağını da kendi alıyor, yastığına başını koyarken karnı aç kalmasın diye...

Yarını, arkasındaki sokak tabelası gibi çok da net görünmüyor. Ama o sıkı sarılmış hayatının daha net olması mevzusuna... Gözü gibi bakmış gözlüklerine...

Belki şimdilik hayallerini süsleyen tek şey, ileride kendi işini kurup, ustasından öğrendikleriyle bir parça daha iyi kazanmak. Çocukça hayalleri bile alınmış elinden.

Büyüdüğünde ne olacak dersiniz?

Bir kum torbası mı?

Can'ımızın kıymetini bilmemiz lazım...

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Luzumsuzsa Söndür.

Durun hemen siyasi bir anlam çıkartmayın :)

Gerçekte bu da bir politik görüş olma yolunda ama ilk akla gelen değil...

Dünya varsa biz de varız.

Son günlerin popüler sloganlarından bir de bu.

Dünyanın ekolojik dengelerindeki bozulmaların tetiklediği insan mahsulü tehlikeleri henüz zaman varken en aza indirmek için başta sivil toplum örgütleri olmak üzere, sevindirici bir şekilde toplumun her kesimine giderek yayılan bir alışkanlıklar silsilesi. Bir hayat biçimi.

Ve tabi giderek bir sektör...

Temelde Kyoto Protokolü çerçevesinde tüm dünyada sera gazlarının oluşmasını sağlayan salınımın mümkün olduğunca engellenmesi esasına dayalı olan bu yaklaşım, beraberinde yeni (aslında 30 yıllık) bir dünya görüşü de getiriyor...

Ekonomik parametrelerin neredeyse her gün değişkenlik gösterdiği ülkemizde ise durum ilk etkisiyle pazarlanmaya çalışılıyor ki toplumumuzun her kesiminin yıllar yıllardır yapmaya zaten alıştığı bir şey: Tasarruf.

Ancak ilginç bir şekilde insanımızın bir özelliği daha var; savurgan olması...

İkisi bir arada nasıl oluyor? Oluyor işte... 

Bu kadar GSMH ile bu kadar kredi kartı, bu kadar cep telefonu, bu kadar arazi aracı başka ülkede yoktur. Sanmıyorum.

Bizlerin esasen özümsememiz gereken konu, faturaları azaltma yolları bulmanın ötesinde kaynakların gerektiği gibi kullanılması.

Enerji, su, hava, çevre, insan gücü... Örnekleri ve çeşitleri çoğaltılabilir ama özünde her şeyin kaynağını idareli kullanmak.

Bu şuna benzetilebilir. Bir kova suyumuz kaldı, bunu 3 nesil daha kullanacak...

Yandaki linklerden "suyunu boşa harcama"ya da atıfta bulunalım yeri gelmişken.

Ülke boyutunda, makro düzeyde yani, enerji ve kaynak tüketme politikaları, belli başlı avrupa birliği şablonlarına uygun olarak hazırlanmaya çalışılıyordur belki. Ama çoğunun uygulaması yok maalesef.

Çünkü beri yandan, doğal gaz alımında belli sözler veriliyor, başka ülkelerin nükleer atıklarının temizlenmesi için bu toprakların kullanılabileceği sözleri verilliyor, batılı ülkelerin yok etmek için çare aradığı devrini tamamlamış teknolojilerin enerji açığımızı kapatması için tek çare olduğu gösteriliyor ve bunun finansmanı için kredi kullanılıyor...

Ve saire...

Sevgili dostlar. Un, şeker, yağ hikayesindeki gibi; 
Güneşli gün sayımız yüksek.
Rüzgar debimiz yeterli.
Ve daha bir çok doğal kaynak açısından Türkiye kendine yeter durumda.

Şu çöp postalarda gezen bor madenimizden de söz etmiyorum.

Başımızı kaldırdığımızda görebildiğimiz, hissedebildiğimiz kaynaklarımızı doğru kullanmaktan söz ediyorum.

Yanı sıra bireysel kullanımlarda, basit önlemlerle daha az harcayabileceğimiz kaynaklarımızdan söz etmek istiyorum.

Bu türden basit matematiği hayatımıza sokabilirsek, sonucundan gelecek kuşaklar da faydalanabilecek.

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Şimdi Ne Olacak?

Devletimizin bürokratik kurumları işlerini her zaman olması gerektiği şekliyle yapıyorlar.

Kapatma davasında, öncesi, sırası ve sonrasıyla son derece hassas bir dönemi geride bıraktık.

Dava sonuçları, geçmişte olduğu gibi radikal bir kesimi temsil eden bir azınlık partisini değil, ekonomik, sosyal yönleriyle, ülkeye hükmetmekte olan bir partinin durumunu, dolayısıyla da yokluğunda oluşturacağı boşluğun, yaratacağı düzensizliği derinden etkileyecek bir konu...

Ak Parti iktidara gelirken toplumumuzun tercihlerini birinci planda etkileyen faktörlerle, partinin genel çizgisinin yansıttığı siyaset yönelimi aynı değildir.

Bu yüzden, bugün alınan karar hem partiye hem de topluma bir ihtar niteliğindedir.

Partiye, kendisini mahkemeye taşıyan süreçte yaşananların birer suç olduğunu işaret etmiş ve tekrar yapmaması için yasal çerçevelerde bir ceza verilmiştir. Topluma da tercihlerini ortaya koyarken bütün alternatifleri her yönüyle iyi değerlendirdikten sonra karar vermesi yönünde yapılmıştır bu uyarı.

Demokratik katılım süreçlerinde bizlere düşen de kısa dönemde istikrarı sağlamak adına statükoyu korumaktan ziyade alternatif olacak programların etrafında toplanmaktır.

Realitede ortada bugün itibariyle bir alternatif görünmüyor da olabilir. Siyasi partilere baskı uygulayarak onları alternatif olmaya zorlayacak olanlar da yine bizleriz.

Öte yandan gözden kaçırılmaması gereken bir konu daha var. Mevcut hukuk çerçevesinde olabilecek en ağır ikinci ceza uygulanmış olmakla birlikte, söz konusu yapılanmanın (partinin ve onun arka bahçesinin) ekonomik kaynağı sadece hazine yardımı değildir.

Siyasi partiler neticede birer marka ya da ticari birer kuruluş değildir. Olması gerektiği haliyle, toplumun faydasına hizmet etmek için yine toplumun itici gücünü arkasına almış, kendini buna adamış insanların bir araya gelmesiyle oluşmuş topluluklardır.

Bu yüzden iktidar yarışında galip gelen bir oluşumun, yolda aldığı desteğin diyet borcunu ödemek için yolsuzluklara varan uygulamalardan uzak kalması için belli kriterlere uygunluğu geçekleştikten sonra hazineden yardım almaları gereklidir de zaten...

Ancak sorun bu yardımın mecliste grubu bulunmayan partilere nasıl aktarılması gerektiği noktasında kilitlenmekte. Her önüne gelenin bir parti kurmasına nasıl engel olacaksınız?..

Bunu niçin toplumsal ahlakın belli bir noktada olması lazım gelir ki örnek olacaksa en ileri sayılan batı ülkelerinde dahi bu durum mümkün görünmüyor.

Öyleyse siyasi partilerin ürettikleri politikaları denetleyecek ve takipçisi olacak sosyal örgütlenmelere ihtiyaç vardır.

Meslek odaları ya da daha ötesinde bireyler, kendileriyle ilgili konularda yapıcı tutum sergileyen partilere destek olacak.

Futbol takımı tutar gibi parti tutulmayacak.

Toplum, varlığını 5 yılda bir değil her an gösterecek.

Sorumluluk da görev de tüm katmanlarda paylaşılacak.

Geleceğe daha güvenli bakabilmek, şimdi çok yönlü düşünüp karar verebilmekten geçiyor.

Selamlar.

29 Temmuz 2008 Salı

Yükseliş

Zamanı nasıl ölçtüğümüzle ilgilidir yıl dönümleri, tekrarlanan döngüler...

Kaç zamanda bir, hangi sıklıkta olduğu değil, bizim unutmuş olma ihtimalimize karşı hatırlamamıza yardım etmesi dolayısıyla önem kazanır...

Hatırladığımız her ne ise, bize tekrardan yaşattığı duygu ve bu duyguların ruhumuzu tekrardan beslemesi sayesinde hayata, hayattan sonrasına ve aşka olan bağlılığımız pekişir.

Bu akşam da böyle zamanlardan biriyle birlikteyiz.

Madden ve manen bir yükselişin yıl dönümündeyiz.

Belki bu yaşananın öznesi direkt olarak bizler değildik ancak sonucu itibariyle, merak edilenler ispatlanmış ve mutlak aşka ulaşmanın yolları bu olayla şekil bulmuştur.

Ruhlarımızın derinlerinde, ihmal ettiğimizi hep hatırladığımız bir yöneliş için böyle bir fırsatı değerlendirmek hepimizin elinde. Üstelik, daha ötelemek için bir sebep de yok.

Bu geceyi iyi değerlendirmeniz dileklerimle.

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Patlama

Kin. Nefret. Küfür.

Okuyacağınız yazı bu çerçevede de geçebilirdi...

Geçtiğimiz akşam üstü (27.07.08 21:45) İstanbul'da meydana gelen bombalı saldırı henüz sıcaklığını koruyor... Daha birkaç saat önce hayat dolu olan (dertleri de vardır şüphesiz) vatandaşlarımız artık yoklar!

Terör, bir insanlık suçudur!

Hiç bir koşulda, her kimi hedef alırsa alsın; hoş görülecek, haklılık payı aranacak bir yönü yoktur.

Politikalarını terör yoluyla yaymaya çalışan ya da belirli bir strateji dahilinde topluma korku ve bıkkınlık aşılamaya çalışan örgütlenmelerin, dünyanın hiç bir yerinde yandaş bulması mümkün değildir.

Meydana gelen olayların failleri, toplumun vicdanında hak ettiği cezayı almasının yanında, yakalanabildikleri takdirde medeni hukuğun izin verdiği en ağır ceza ile cezalandırılmaları beklenir.

Burada önemli bir bahis konusu; aklı başında hiç bir vatandaşımızın bu olaylar sonucunda politik görüşlerinde ya da bu oluşuma bakış açılarında bir iyileşme olamayacağına göre, geriye diğer argüman kalıyor: Korku.

Hayatından endişe ederek, korkarak, sinmiş bir şekilde yaşamaya başlamamalıyız sevgili dostlar...

İlk ihtimalin imkansızlığı yapanlar tarafından da bilinmekte. Dolayısıyla hedef ikinci amaca yönelmiş durumda. Lütfen yiten canları bu amaca hizmet eder hale getirmeyiniz.

Korkmayınız.

Öfkenizi kontrol etmeye çalışınız. Bu yaşananlar sizi, onların, toplumumuzun temsil ettiklerini iddia ettikleri kesiminden uzaklaştırmasın. Amaçlananlardan biri de budur. Böylece vatandaşlarımızı, kendilerini yalnız ve dışlanmış hissedecekleri için kendi yanlarına çekme çabası içine gireceklerdir. Onlara bu imkanı vermeyiniz.

Bugünden yaklaşık 6 ay önce, ilk anda yine terörist bir saldırı olduğu sanılan bir patlama daha yaşamıştık. Yine İstanbul'da ruhsatsız çalıştırılan bir patlayıcı madde deposundaki ardışık iki patlamada, ilkinin yarattığı şok ve merakla olay yerine toplanan çok sayıda vatandaşımız yüzünden, normalde olabileceğinden çok daha fazla bir kayıp meydana gelmişti...

Bugün yine benzeri bir şekilde, ama kalleşçe planlanmış bir düzenekte teröre çok sayıda kurban verdik.

Sebebi terörist bir saldırı da olsa, yine ülkemize özgü koşullarda oluşan iş kazaları ya da doğal afet de olsa, gerekli tıp ya da ilk yardım eğitiminiz yoksa, lütfen sadece ilgili güvenlik ya da sağlık birimlerini haberdar ediniz.

Bu birimlerin olay yerine zamanında ulaşmalarını sağlamak için trafikte gereksiz yoğunluk oluşturmayınız.

Olayla ilgili merakınızı gidermek için güvenlik güçlerinin, yetkililerin açıklamalarını medyadan takip etmeye çalışınız.

Olay yerine yakınsanız, size olağan dışı gelen en küçük ayrıntıyı, güvenlik güçlerine bildiriniz. Sizlerden gelecek küçük bilgi kırıntıları birleştiğinde önemli ip uçları haline gelebilir.

(155 Polis İmdat, 156 Jandarma İmdat, 110 Yangın İhbar, 112 Acil Ambulans hizmet numaraları, cep telefonlarınızdan da ek alan kodu gerekmeden direkt olarak arayabileceğiniz ücretsiz hizmetlerdir.)

Bugün yaşanan gibi büyük çaplı olaylarda, olay yerine yakınsanız, sağlık birimlerinin ihtiyacı olabilecek acil kan ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ilgili birimlere ulaşmaya çalışarak, ihtiyaç olup olmadığını öğrenmeye çalışınız.

Bir de meslektaşlarıma bir hatırlatma yapmak istiyorum.

Çoğu zaman toplumun haber alma özgürlüğüne verilen hizmet, amacını aşarak raiting aracı gibi de kullanılır olmaya başladı.

Habercilik ciddi etik kurallar çerçevesinde olmak zorundadır.

Benzeri olaylarda ilk haber veren olmak adına ham çekimleri, dijital maskeleme uygulamadan yayınlamak doğru bir yaklaşım değildir.

Hazırlanan haber metinlerinde, bu trafik kazası haberi de olabilir, dinleyeni irrite edici bir uslup kullanılmamalıdır.

Olay yerinden canlı yayın yapılırken, mekanda çalışan özel eğitimli görevlilerin deşifre olarak açık hedef haline gelmelerini sağlayacak detayda görüntüler ekrana yansıtılmamalıdır.

Buna benzer hatırladığım en can alıcı örnek, hava korsanları tarafından kaçırılan bir uçağa düzenlenmek üzere olan baskın harekatının görüntülerinin canlı yayınlanmasıydı. Neyse ki o olayda korsanlarda şans eseri bir tv alıcısının olamaması ile yapılan hazırlıklar farkedilmemiş, uçak yolcularının hayatı riske girmemişti...

Toparlamak gerekirse.

Duyarlı olmak tek başına yeterli olmuyor maalesef.

Güvenliğimizle ilgili konularda toplumsal bilincimizi oluşturmak ve geliştirmek için hepimize görevler düşüyor.

Lütfen sorumluluklarımızı iyi bir şekilde kavrayalım. Görevlerimizi elden geldiğince yerine getirelim.

Patlamaların toplumsal patlamalara dönüşmesine izin vermeyelim.

Yandaki "teröre karşı" linkinde yer alan eğitici spot filmleri mutlaka izleyiniz.

Mümkün olduğunca da çevrenizdekilere izletmeye gayret gösteriniz.

Böyle bir bilgiyi yaymaya çalışmak emin olun, "bu maili 8 kişiye gönderirsen şu olur" türünden çöp e-postalardan daha faydalı olacaktır.

Selamlar.

20 Temmuz 2008 Pazar

Ağ İlişkileri / İlişkiler Ağı

Değerli dostlar.
Bizim yaşadığımız sürecin içinde olan bitenlere tanık oluyoruz. Yani teknolojik gelişim nereden başladı şimdi nerede yarın nereye varacak... Tabi ki de hayallerin götürdüğü yere...


Şöyle bir benzetme yapmak istiyorum.
Bundan bir zaman sonra, şöyle bir diyalog yaşanması muhtemel;


- Yav biliyor musun arşivlerde ne buldum. Dedemle ninem chat yaparken tanışmışlar ama o zamanlarda sadece yazı yazarak iletişim kurulabiliyormuş, birbirlerini hiç görmeden, özgeçmişlerini, eski ilişkilerini, geçirdiği hastalıkları bilmeden ööyle bodoslama ilişkiye giriyorlarmış... Düşünebiliyor musun?
- Yok artık deli miymiş onlar...


Görücü usulüyle evlenenlere verilen tepkiler çok uzak geçmişte değil hemen çocukluğumuzda, anne babalarımızın arkadaş sohbetlerinde yaptıkları eleştirilerdi... -Televizyon evlere girmeden önce, akşamları insanlar birbirlerini ziyaret eder sohbet ederlerdi yeni jenerasyona anlatmak lazım böyle şeyleri :) -


Teknoloji duyularımıza ne kadar çok hitap etmeye başlarsa onu günlük hayatın bir parçası haline getirmek de o kadar çabuk oluyor. Şimdilik ikisine hizmet veren hali dahi 6. hisleri hareket ettirmeye yetiyor. Bu sayı arttıkça neler olacak bir düşünün. Sanallık algılarımızla ilgili bir durum.


Özgürlüklerin bugün geldiği nokta ve yazılarda da belirtilen kişiliklerdeki kırılmalar vs bir yana, şöyle de bir durum var. Yazarken, konuşurkenkinden en az bir kez daha fazla düşünerek derdimizi iletmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla kişinin karakter yapısına bağlı olarak ifadeler her zaman daha yoğun ve anlam taşıyor...


Bir de reel ya da gerçek ve sanal diye bir ayrım koymanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Ortama sanal demeye devam ettiğimiz sürece fabrika çıkışlı olarak yaklaşımların da gerçek olmayan bir çizgide olduğunu kabullenmiş oluyoruz... Oysa bu ortamda yaşananlar da gayet gerçek, sadece taraflardan en az birinin yalancı olma ihtimali var ki burda ortamın değil karakterin bir rolü olabilir ancak...


Peki gidişat ne yönde.


Son günlerde ulaşılan bağlantı hızının da prehistorik olmasına az kaldı. Bir gün genel ağ üzerinde Gigabit bağlantıların da olduğunu düşünürseniz, sosyallik adına holografik komşu - komşu lafın gelişi tabi :) - ziyaretleri, etkinlikler hatta tatiller yapmak mümkün olabilir...


İş alanında şimdilerde "aaa homeofis mi yazık fatura kesebiliyor musunuz bari" gibi bakılan şey, hayatımızı kökünden değiştirip, en basitinden anlamsız bir şekilde zıt yakalarda oturup işine gidip gelen İstanbul insannın yolda geçirdiği zamanı daha faydalı işlere harcamasını, evinden sadece eğlenmek için ya da istediği için çıktığından trafik saçmalığının yok olduğunu bir hayal edin...


Ya da zaten ağ bağlantılı kıyafetiyle gittiği her yerden istediği her yere ulaşabildiğini...


Çok mu uçtum yok canım :)


Ağ bağlantısının hayatımıza kattığı ve katacağı her şey için her zaman yerimiz vardır... Buyursun evdeyiz :)


Selamlar

Arka Taş

Eski Türklerde Askerler savaşırken arkadan gelecek herhangi bir saldırıyı kontrol edebilmek için sırtlarını bir ağaca, kaya veya taşa vererek ok atarlarmış.

Atalarımız genelde bozkır hayatı yaşadıkları için bu sırt dayanan nesne genelde bir taş veya kaya olurmuş.

Yıllar sonra sırt dayanan taşın ismi ARKA-TAŞ dan ARKADAŞ şeklinde dilimize yerleşmiş ve bugün bile güvenebileceğimiz, bizi arkadan vurmayacak olan, samimiyetine güvendiğimiz kişilere verdiğimiz isimdir. 

Aşk ve arkadaşlık bir gün yolda karşılaşırlar. Aşk, kendinden emin bir şekilde sorar;

-Ben senden daha samimi ve daha cana yakınım sen niye varsın ki bu dünyada?

Arkadaşlık cevap verir: 

- Sen gittikten sonra bıraktığın gözyaşlarını silmek için...


Arkadaşın değeri yadsınamaz tabi ki...

Ancak "bence" "aşk" başka bir şey. Tutku ile aşk hep karıştırılıyor gibi geliyor bana. Bizi ayakta tutan, yaşamak için beslendiğimiz aşkın kaynağı da öznesi de sanılandan çok başka yerlerde...

Ve o aşk insanı ne terkeder ne de yarı yolda bırakır.

Tutku içinse önce ben gerekir. İki ben bir araya geldiğinde de çatışmalara gebe bir ilişki başlar. Ama nedendir bilinmez, kişi acı çekeceğini kimi zaman bile bile bu tutkuya esir olur...

Arkadaşlığın temelinde de dostluk vardır. Yine "tanış" ile karıştırılan bir kavramdır. Bu karışıklık yüzünden de çoğu zaman ilişkilerde yanlış anlamalar ya da yanlış beklentiler ortaya çıkar.

"Arkadaşım değil misin yapacaksın tabi..." E belki değil... Mesainizi paylaştığınız ya da sadece sıkça gördüğünüz, tanıdığınız biri sizin "arkadaşınız" olmak zorunda değil ki...

Bunlardan hareketle;

Aşkı başka duygularla karıştırmayalım. Gerçi kendine ekonomilerin temelinde yer alan çok geniş bir sektör oluşturmuş durumda ama söz konusu duygu için "tutku" daha doğru bir kavram.

Dostunuz, arkadaşınız da "her ne pahasına olursa olsun" değil, ilişkideki temel saygı ve bağlılık devam ettiği sürece varlığını devam ettirecektir. Elde tutmak sabır ve gayret gerektirir...

Sevgiler.

14 Temmuz 2008 Pazartesi

Çember

Bir çubuk alın ve kendinizi merkezde bırakacak şekilde bir çember çizin...

Düşünün ki bu çemberin içinde mutlak bir "ben" devleti var ve sınırsız özgürlüklerin sahibisiniz...

Özgürlüklerimizi davranışlarımız ortaya koyar, davranışlarımızı da ihtiyaçlarımız belirler...

İhtiyaçlarımıza yön veren de alışkanlıklarımız ve büyük ölçüde de toplumsal hareketlilik, akımlar moda vb. olabilmektedir.

Demek ki sınırsız özgürlüklerin de kökeninde toplumsal olma, sosyal olma durumu belirleyici bir faktör. Birey ve toplum arasındaki bu temel etkileşim sayesinde insan sosyal bir varlıktır. Kavram olarak "sınırsız"olan özgürlüklerin sınırlarını "başkalarının hakları" çizmektedir.

Çizilen bu sınırlar, yazılı ya da yazılı olmayan bir takım kurallları beraberinde getirmektedir. Genel geçer kuralların düzgün işlemesi ve uygulanmasıyla hukuk ilgilenir. Hukuk, toplumu oluşuran her bir bireye eşit uzaklıkta kalmak sayesinde işlerliğini evrensel kılabilmektedir.

Zaman içinde toplumun hemfikir olduğu hukuk kuralları arasında farklılaşmalar olabilir. Ancak bu durum, kişiye ya da toplumun bir kısmına özel uygulamaların yapılmasını haklı gösteremez.

Temsili de olsa kendi kendini yönetmeyi seçmiş toplumlarda birey, yasal uygulamaların bir kısmını kendi adına yürütmesi için vekiller tayin eder. Bu vekillerin görevi, yetkilendikleri andan itibaren kendisine yetkiyi verenin sözcülüğünü yapmak, onun ihtiyaçlarını karşılayacak gerekli yasal düzenlemeleri diğer bireylerin/vekillerin de onayını alarak uygulamak olacaktır.

Bunları yaparken kamuya ait kaynaklardan elde edilen gelirlerin yönetimi de yine aynı şekilde asillerden alınan yetkiler çerçevesinde ve onların yararına kullanılmak zorundadır.

Çağdaş demakrasilerde aynı yönde ihtiyaçları olduklarını düşünen bireyler, bir araya gelerek güç birliği oluşturarak, temel hedeflerine ulaşmak için kurumsal yapılanmaya giderek partileşirler.

Tüzel kişilik kazandıktan sonra da, hedeflenen ihtiyaçları karşılamak üzere üretilecek her türlü politikanın özünde diğer "çember"lere değmeden, başka özgürlükleri ihlal etmeden bir orta yol bulma zorunluluğu vardır. Bunun aksi toplumun geneli tarafından kabul görmeyeceği için zaten yürürlüğe konması aşamasında, tekrar düzenlenmek üzere iade edilecektir.

Yine çağdaş demokrasilerde temel yasal uygulamalarda toplumun tüm kesimlerinden tam mutabakat aranıyor olması, azınlıkta kalan bireylerin haklarının korunmasına yönelik evrensel bir kuraldır.

İlkesel olarak iki kişi arasındaki hukuk ile ülkeler arasında geçerli hukuk arasında uygulamada bir fark yoktur.


...
Şimdi tek kelime yazıyorum. Bir isim. Bir ülkenin ismi:

Türkiye...

Resim pek uymuyor değil mi?

Resimde rotuş yapacak olanlar da yine bizleriz. Ama önce çemberimizi çizerken daha, başka çemberlerin de varlığını kabul etmemiz gerekiyor...

İhtiyaçlarımızı belirlerken de, o ihtiyaçlara erişmek için içine girdiğimiz her türden oluşumda da seçimlerimizi akli ve ahlaki süzgecimizden geçirerek bize ve içinde bulunduğumuz topluma en fazla faydayı sağalayacak şekilde yapmamız gerekiyor...

Aman dikkat bir sonraki seferde size "bizi o mu yönetsin, bu mu yönetsin" diye sorduklarında doğru şeçimi yaptığınızdan emin olunuz.

Yaptığımız seçimlerin kişi olarak sadece kendimizi değil gelecek kuşakları da yakından ilgilendirdiğini ve bugünden onlar adına da karar vermek zorunda olduğumuzu unutmayınız.

Sevgiler.

10 Temmuz 2008 Perşembe

Küçük bir not:

Değerli dostlar, lutfedip zamanınızı ayırarak bu satırları okurken, uzun cümlelerden yoruluyor olabilirsiniz.

Ben içime geldiği haliyle yazmaya gayret gösteriyorum. Geri dönüp düzeltme yapmak, her yazdığım için doğru bir davranışmış gibi gelmiyor bana...

Sabrınız için teşekkür ederim.

9 Temmuz 2008 Çarşamba

Suskun

Fırının önünde kuyruk vardır.

Kamera sıradan üç-beş kişiyi tarayarak geçer, en öndeki orta yaşlı adamda durur.

Adam tam ekmeğe uzanırken, daha iyi giyimli birini eli görünür.

Mevcut en büyük banknotu uzatır. kalan 10 ekmeği alıp gider.

Orta yaşlı adam gözlerindeki kızgınlık ifadesiyle sessiz kalır.

Kamera adamın yüzünden açılarak genişlemeye devam eder.

Dijital efekt kullanılarak fırın, mahalle, şehir ve ülke geneline kadar yukarı çıkılır...

Gönülden bağlı olmak...

İçinizdeki sevgiyi elinizle tutup, bir teraziye koyup tartabilir misiniz?

Çokça yerde rastladığım, hatta gazetelerin 3. sayfa haberleri içinde sıkça yer alan bir durum: "Sevgilisini/oğlunu/kızını içindeki Tanrı sevgisini azaltmasından korktuğu için öldürdü..."
Üstelik çoğu zaman, kendisini buna yönlendiren, tavsiyede bulunan bir yol göstericisi, şeyhi, şıhı, bir şeyi de olabiliyor...

Bu nedir Allah Aşkına?..

Akl-ı Selim bir kimse böyle bir şey yaparak Tanrı'ya daha yakın olabileceğini düşünebilir mi? Akli ehliyeti olmayanlar yaptıklarından sorumlu tutulamazlar. Peki o kişileri buna itenlere ne demeli? Ya da hiç günahsız katledilenlerin hesabını kim verebilir?

Sevgi, içimizdeki ışık ve her şeyin özünde benliğimizdeki niyet, bizi Tanrı'ya yaklaştırır ya da uzaklaştırır...

Dikkat ediniz, her ibadetin başında sözlü ya da sözsüz olarak, niyetinizi akllınızdan geçirerek bir anlamda kendinize telkinde bulunursunuz... Yaptığınız ya da yapmadığınız fiziksel hareketlerin başlangıcında kalpten bir niyetiniz olmazsa sadece boşuna yorulduğunuzla kalırsınız...

Yani bu şu demek de değildir. "Bak Allahım, bunu yapıyorum, kayıtlara sevap olarak geçilsin lütfen..."

Sizin ne yaptığınızla ne yapmadığınızla ilgili değildir çoğu zaman işin özü...

Kendinizi kontrol edebildiğiniz sürece, aklınızı, bilincinizi gerçek aşka yöneltebildiğiniz sürece, bu yaşamınızda karşınıza çıkan birine deli divane olmuşsunuz, gözünüz başka kimseyi görmemiş... Bunların tamamı bu dünyada kalacak. Siz yanınızda gerçek aşkınızı götüreceksiniz...

Sevgiler.

8 Temmuz 2008 Salı

Kaynak 2

Basit bir yaklaşımla; her şeyi tasarlayıp yoktan var etme yeteneği ve gücüne sahip olan bir varlığın, konusu teste tabi tutulmak olan bir ortam için, gözler önüne serdiği bunca delilin yanında, akıllarda düşünme ve muhakeme etme fırsatı vermek için başka bir kulvardan kendisine zıt gibi görünen bir yaklaşımı görmemizi sağladığını niye anlamıyoruz?

Evrenin düzenini mistik ve ispat edilebilir yanıyla fizik yasalara uygun tasarlama yetisi olan, zamandan ve mekandan ayrı o en yüce varlık için, sizler sanıyor musunuz ki; evrenin tek atomundan galaksiler seviyesine kadar ya da tek hücreli canlıdan en kompleks organizmalara dek geçmesi gereken süreci beklemek gibi bir kaygısı olsun...

Doğrular ve yanlışlar baktığınız yere göre değişebilir, yer değiştirebilir. Ancak mutlak gerçekler sadece vardırlar.

Yaratan ile yaratılan arasında kendine yer bulmaya çalışan asalaklar, her dönemde doğruları kendi keserleriyle yontarak biçimlendirmenin bir yolunu bulmuşlardır. Belki şu kadar sayıda insanı da kandırmayı başarmış olabilirler. Gerçek olansa sadece kendilerini kandırmış olmalarından ibarettir.

Mahkeme günü geldiğinde ödüller ve cezalar gerçek hak tarafından dağıtılacaktır. Hiç bir doğru bu gerçeğin üzerini kapatamaz.

Charles Darwin, belki muhakemesini yürütürken bir yerlerde hata yapmış olabilir. Yeterli şartlar oluşmuş olsaydı belki kendisi de mutlak gerçeği görme şansına sahip olabilirdi. Bilgiyi yanlış yönde yorumlamış olması, varlığını ortaya koyduğu gerçeklerin değerini de azaltmaz şüphesiz... Zamanının imkanlarıyla teorilerinin doğruluğunu kanıtlamak adına yanlış bir yol izleyerek boşlukları düzmece kanıtlarla doldurmaya çalışması ve kendisinden sonra yaşanan düşünce akımlarının yanlış yönlere akıp gitmesi, yine gerçeklerin üzerini örtemez...

Öte yandan. Bilincimizin ve teknolojimizin bugünkü koşullarda dahi ilk bakışta görüneninden daha ilerisini keşfedemediği seviyede bir matematik içeren kutsal yazıtlarda, delil olarak ortaya konan daha nice gizli kalmış gerçek var ki zaman içinde mutlak surette kavramamız ve keşfetmemiz için bizi beklemekte...

Böyle bir yapıya sahip bir bilgi kaynağının sadece yüzeyden ilettiği mesajları alarak, bir de üstüne onları çarpıtarak yansıtmaya çalışan kesim, çıkarları doğrultusunda hareket ettiği sürece de esas gerçeğin iki yakası ne yazık ki bir araya gelemeyecekmiş gibi görünmekte...

Size verilen aklı kullanınız.

Yaratan ile aranıza herhangi bir kişi, kurum, zümrenin girmesine izin vermeyiniz.

Size iletilen mesajları başkalarından değil, birinci kaynağından; başka dilde değil kendi dilinizde okuyup anlamaya çalışınız.

Mutlak gerçekten hareketle, kendi doğrularınızı kendiniz belirleyiniz ve kendi muhasebenizi kendiniz yapınız...

Sevgiler.

8 Haziran 2008 Pazar

Kaynak

Demokrasiyi öğrenme ve hazmetme sürecindeyiz...

Beri yandan, sahnedeki aktörler, güçlü siyasi kadroların planladığı senaryonun oyununu başarıyla canlandırıyorlar. Muzzaffer olan da, olmayan da...

Ama halk, bu yaşanan süreçte her ne kadar tüm kaynaklar kullanılarak depolitize olması için baskı uygulanmış olsa da eskisi kadar tepkisiz değil.

Ortada amacına ulaşmaya çalışan bir topluluk var. Bu, her dönemde, her coğrafyada olabilecek doğal bir durum. Bize özel olansa görüşlerin birbirinden eşit uzaklıkta kalarak birlikte yaşamalarına izin vermiyor olmamız.

Ama örneğin insanımıza doğru din eğitimi verilmediği sürece, popüler akımları ve siyasete bulandırılmış safsataları din olarak algılamaya devam edecek ve özgürlük ve demokrasi adına büyük senaryoda kendine biçilen rolü canı pahasına oynamaya devam edecek.

Anlaşılması zor olan, felaket olduğunu bile varsaysak, sonuçta kimin eline ne geçeceği...

Bir şeyler isteyen küçük kızlarımız var. İçtenlikle hak ettiklerini düşündükleri bir özgürlüğün engellendiği düşüncesiyle hareket ediyorlar. Ancak ne yazık ki özden uzaklaşılarak dinleştirilmiş adetlerin peşinden gittiklerinin de farkında değiller...

İslam akıl dinidir.

İlk emri de "ibadet et" değil "oku" olmuştur.

Sadece resimlerine bakan bir nesil yetiştirmeyi başardığımız için bazı şeyler daha kolay uygulanabilir oldu...

Eğer temel argüman (ki yok böyle bir şey) "helalin olmayan erkek saçının telini görmesin" ise bu pek çok değişik açıdan incelenebilir.

Birincisi, böylece erkekleri (fabrika çıkışı) doğal sapıklar olarak kabul etmemiz lazımdır.

İkincisi, bu argümanda satır arasında verilen mesaj "cinsel arzularını uyandırma" ise erkeğin uyarılması için sadece saç teli görmesi gerekmez. Bir bakış ya da ses tonundaki değişiklik niyet varsa doğru sinyali zaten verecektir. Kaldı ki baş örtüsünün üzerine takılan peruk akıllara zarar bir çözüm olmakla birlikte anlamsız, her haliyle mevcut yasal düzenlemelere de ters, başta geçen argümana da ters "Türk usulü bir çözüm"den ibarettir.

Temel din, ahlak ve cinsellik eğitimi konularını bulundukları raftan indirmekle başlanmalıdır. Bu konular doğru bir şekilde anlaşılmadığı zaman, birey çıkış yolunu bulamadğı pek çok konuda esas kaynağa değil de kendisine dayatılan yaşam tarzını din sanmaya devam edecek, ve bu temel üzerine oturtulmaya çalışılan hak ve özgürlükler çatışmaya doğal bir kaynak olmaya devam edecektir.

Tavsiyem şudur.

Evrensel ve zamanların ötesindeki bir din, yaşadığımız çağdaki hayat tarzlarına tamamen zıt ve hoşgörüsüz olamaz.

Dini vecibelerini hakkıyla yerine getirmek isteyenler, lütfen kitabınızı okuyunuz!

Size emredilenlerin neler olduğunu tam anlamanız için verilen aklınızı kullanınız!

Muhakeme ve yargılarınızı başkası değil kendiniz belirleyiniz!

Günlük dalgalanmalara gelince.

Hayatın kendisi devinimden ibaret. Ve su yolunu elbet bulacaktır.

Zekice tasarlanmış siyasi manevralara karşı, onlardan daha eski bir kaynak var. Cumhuriyetimizin yaşamasını sağlamak için bizler bu kaynağın öğretilerine (heykellerine değil) sahip çıkmalıyız. Özümsemeliyiz!

Ve korkmayınız! Sağlam temellere ve ilkelere oturtulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti kolay kolay batmaz da sonlanmaz da...

Esenlikler

11 Mayıs 2008 Pazar

Enerji

Her canlı (bir gün) ölümü tadacaktır. (3:185)

Korkularımıza baş tacı ettiğimiz ölüm. Bedenlerin cansız ruhların özgür kaldığı anın başlangıcı.Sevdiklerimizden (bir süreliğine) ayrı kalmak.Zamanın deviniminde sıkışmış hayatımızın sonu.

Ölümden sonraki durumu henüz deneyimleyip de yaşama geri dönmüş bir örnek yok/bilinmiyor.
Zaman bizim için var olan ve her şeyimizi ona göre endekslediğimiz ilginç bir kavram. Mekana ve hareketliliğe bağımlı, olmadığını düşünmeye bile yanaşmadığımız bir kavram.

Uzayı kendimize göre tanımlarken a noktasından b noktasına yaptığımız yolculuğun iz düşümüne karşılık olarak hislerimizle algıladığımız, belki de icat ettiğimiz bir kavram.
Algımızın, beynimizin sınırları, bildiğimiz ya da bilmediğimiz uzayın derinliklerine dek uzansa dahi kavramakta güçlük çekeceğimiz bir permütasyon, kombinasyon denklemi içinde doğuyor, büyüyor ve ölüyoruz. Ve bizimle birlikte gördüğümüz görmediğimiz, varlığından emin olduğumuz olmadığımız her türden canlı da aynı şekilde, canlı hayatının başladığı/başlatıldığı ilk andan bu yana.

Ortaya atıldığı ilk andan bu yana zıtlıkların kutuplarından birini oluşturan Darwin'in Türlerin Kökeni Teorisi ve "Kitap" sahibi dinsel inanışların uygulayıcılarının (!) çelişki ve çözümsüzlükte bıraktıkları iki yaklaşımın da birbirini tamamlayacağı bir senaryo nedense bugüne dek ilgi görmemiş. Bu konuya daha sonra detaylı olarak girmek üzere devam ediyorum.

Yörüngeleri içinde birbirlerine çarpmaları gerekmedikçe teğet bile geçmeyen gezegenler silsilesinde olduğu gibi birbirlerine girift olmuş hayatlar yaşanıyor.

Bugün evimde konuk etmeye başladığım balığım, az önce solungaçlarını son kez hareket ettirdi. Göz göze geldik o anda. O beni görüyor muydu bilmiyorum. Ben onu gördüm. Ve o, artık yok.
Onun gözlerine son kez baktığım o anın o zerresinde, yukarıda anlatmaya çalıştığım ve daha anlatamadığım bir yığın düşünce zihnimden geçiverdi. Hep olduğu söylenen, ölmek üzereyken hayatının baştan sona gözünüzün önünden akıp gitmesi gibi.

Zamanın genleştiği ya da düşüncelerin ışık hızını katlayarak yol aldığı o tarifi zor anlardan biri.
Alanında yaptığı çalışmalarla, algımızı ve anlayışımızı, devrimsel bir yaklaşımla zamanda ve mekanda görecelik kavramıyla tanıştıran sevgili Einstein yaşasaydı ona sormak isterdim.
Ders niye uzun sürüyor da dondurma çabuk bitiyor?..

Böyle bakınca, yani zaman düzlemini yok sayınca, ruhumuza dair düşünmek daha olabilir hale geliyor. Sonsuza dek yaşamak yerine sonsuzlukta yaşamak. Mekandan maddeden cisimden bağımsız.

Mutlak ve yok olmayacak olan, ancak şekil ve tür değiştirerek varlığını sürdürecek olan saf enerji.

Bildiğimiz evrenin sınırlarını da aşan, hiçlik içinde de varlığını devam ettiren o enerji.
Ana kaynağından ayrıldığı ilk andan nice sonra, zamanı geldiğinde, ( ama kaynağın durduğu yerden baktığınızda hemen ) içinde enerjisinden barınan her şeyin sonunda tekrar katılacağı o en son nokta.

Semavi dinler bu buluşmaya hak kazanabilmenin yolunu, bu bedenlerimizde bu hayatımızda yapıp ettiklerimizin öngörülen kurallar dahilinde kalmasına bağlıyorlar. Buna göre; ahlaklar için düzenleyici, organize edici yöntemlerden birini seçtiğinizde ve taammüden ona bağlı kaldığınızda sonuçta büyük buluşmaya hak kazanıyorsunuz.

Buna hak kazanamayanlar? Kimi inanışa göre hak kazanıncaya dek bu deneyimi tekrar ediyor, başkalarına göre ise kaybedenlerden oluyorlar.

Bir düşünün. Evreni ve her şeyi kapsayan bir varlık için, enerjinizin akşam yemeğine katılmayışı bir kayıp olabilir mi? Aç kalan derdine yansın.

Sevgili küçük balığım.Bunları düşünmeme yardımcı olmak için hayatını feda ettin. Sevgimden istediğin kadarını al senin olsun.

Görüşmek üzere.

11.05.2008
04:30

9 Mayıs 2008 Cuma

Kıvrımlar

Bir zerrenin tetiklemesiyle neleri hatırlayabildiğinizi hiç düşündünüz mü?

İnsan beyni çok ilginç bir yapı.

Bugün dünya üzerinde hali hazırdaki tüm iletişim ağlarının misliyle bağlantı, her bir bireyin kafatası içinde öylece kullanılmayı bekliyor.

Dahiler beyinlerinin şu kadarını kullanırlarmış gibi bir cümle kurmuyorum.

Özel bir çaba harcamasam da, takip edebildiğim bazı araştırma sonuçlarına göre, orijinal tabiriyle "first in last out" öğrenme sürecinde de geçerli. Yani ilk öğrendiklerimiz ya da algılarımız, boş deftere yazılan ilk yazı gibi yıllar geçse de hafızanın bir yerinde yerini koruyor ve nadir görülen anomaliler dışında asla silinmiyor.

Konuşmayı unutmamamız, kaybettikten sonra ebeveynlerimizi ömrümüzün sonuna dek özlemle hatırlamamız belki de bundandır.

Ya da çocukluk ve ilk gençlikte yaşanan travmaların ileriki yaşlarda ruhsal dengesizliklere dönüşmesi de bu sebepten olabilir.

Bunların yanında son yediğimiz yemeğin, en son sohbetimizin ince detaylarının aklımızdan uçup gidivermesi de yukarıdaki tezi doğrular nitelikte.

Bunları söyledikten sonra mevcut "düzeni" değiştirip, böyle böyle olsa daha çabuk yabancı dil öğreniriz demek gibi bir derdim de yok.

Hayata dair yaklaşımlarımızda, öğrenme ve algımızın sonucunda edindiğimiz bilginin sürekliliği, yaşamı anlamlandırmamızda, deneyimlerimizde, süreçlerin akışına müdahale etmeden, bize kalacak olan "keçi boynuzundaki bal".

İşte bu özün rafineliği ile doğru orantılıymış gibi geliyor bana, dünya üzerinde var olmamızın yerinde ya da yersiz olması.

İlkokuldan itibaren bize bir takım veriler işlendi ve zaman zaman bu verilerin ne kadarını aldığımız sorgulandı. Sınavlara girdik.

Büyüteci biraz daha yukarıdan tutabilirsek, hayatın tamamının bir sınav olduğunu rahatlıkla algılayabiliriz.

Peki bizleri sınava tabi tutan kimdir?

Bir dünya dolusu kabloyu kafamızın içine yerleştirmeyi becerebilmiş olan varlıktan başkası değil elbette.

4 Mayıs 2008 Pazar

Aşk, hayat ve renkler.

Her türlüsü güzel. Teknik olarak siyah bir renk olmasa da maalesef/iyi ki hayatın içinde var. Aşkı hayatın ta kendisi gibi görebiliyorsak içinde her renkten, her tondan ışık yansımalarının olması da doğaldır. Bu, onun içinde barındırdıkları ve üzerine yansıyan ışıkla alakalı bir durum...

Algınızı, görebilirliğinizi, farkındalığınızı, bilincinizi, hasılı benliğinizi harekete geçiren o ışık...
Elbette ki karanlığın içinde de kendi çerçevesinde bir hayattan, bir döngüden söz etmek mümkün. "Kötü" ile özdeş tutmak da tartışılır.

Alışkanlıklarla ve biraz da bildiklerimizle/öğretilenlerle yetindiğimiz zaman, klişelerle anlatıyoruz ya kendimizi; aydınlık, nurlu, pırıltılı şeyler her zaman ilgimizi çeker pervane misali. Pervanenin akıbeti malum. İnsan olarak bizi pervaneden ayıran da bilincimiz, özgürlüklerimiz ve seçimlerimiz.

Çeşitli öğretilerde de bu seçimlerimizin sınandığına dair söylemler vardır. Bu hayat, sonraki hayat, sınıfı geçenler, kalanlar.

Ölümden önce de bir hayat vardır.

Ve aşk; körü körüne, bağnaz, tutucu, bilinçsiz değil, bilerek ve isteyerek ( taammüden ) yaşandığında, öznesi ne olursa olsun ( kadın, erkek, iş, inanç ) sıcaklığı ve ışığıyla içimizi ısıtan bir şeydir.

Korkular, yanlış yapma hissi ile beslenir.

Korkmadan aşık olmak için de önce bilmek gerekir. Bilmek için öğrenmek, öğrenmek için akıl (ki var olduğunu kabul ediyoruz), görmek/algılamak, algılamak için de ışık.

Sevgiyle.

30 Nisan 2008 Çarşamba

1 Mayıs

Değerli Dostlar.

68 model söylemlerle 2008'de bir yere varmayız.

Bugünün tarihçesi, bizim hiç yaşamadığımız bir sürecin sonucunda ortaya çıkan ve aynen demokratikleşme sürecinde olduğu gibi belli aşamalardan geçerek, böyle günleri "bayram" ilan etmeyi hazmedebilmiş toplumların vaktiyle kabul ettiği bir durum...

Bu toplumlar bugün böyle günleri tatlı bir nostaljiyle karışık bir tebessümle yaşayabiliyorlarken, bizim aynı günlere denk gelen tarihçemiz çok da aydınlık değil... Bunun yükünü toptan provakasyonlara yüklemek de doğru değil. Çünkü provake edenlerin provake olduğu, bilinçsiz geniş insan yığınları olmasaydı, yüreğimiz burkularak andığımız atıralarımız da olmazdı...
2008 toplamında yaşadığımız diğer tüm süreçlerde internetle, tartışma programlarıyla umut vadeden bir gelişmeyi tüm "eleğini asmış" dünya toplumlarıyla eş zamanlı bir şekilde birlikte yaşıyoruz...

Yaşanan devinim, evirim her ne varsa bizler de bir ucundan yakaladık ve tabi ki de arayı kapatmanın sancılarıyla birlikte yeni bir döneme hep birlikte alışmaya çalışıyoruz...
Bu yeni dönemdeki terminolojide klasik anlamıyla işçi, proleter, sınıf vb gibi kavramlar da evrim geçirmekte...

Dolayısıyla sokaklara dökülmek, bir anksiyetenin peşinden koşmak, kar zarar tablosunda çok getirisi olan davranışlar değil.

Akıllı olmak lazım. Tarih, geçmişten ders almayanlar için masaldır ve uyutur... Geçmişteki bilinçsiz halk yığınlarından farklı olarak doğru zamanda doğru tepkileri vermek en iyisi... 1 Mayıslar değil seçimlerimizi ortaya koyduğumuz günler, sonrasında da bize faydası dokunacak politikaların takipçisi olduğumuz zamanlar çok çok daha önemli...

Böyle baktığınız zaman,

Her gününüz kutlu olsun!

Selamlar.

24 Şubat 2008 Pazar

Yalnız Değiliz Bu Dünyada

Zıt kutupların birbirini çekmesi doğanın temel yapısında var... Aşkın doğası neden farklı olsun ki. En küçük atomik uzaydan, en büyüğüne madde hep anti-maddesini arar. Birbirlerini bulduklarında çarpışmanın verdiği acıyı aşkınkinden ayırt edebilir misiniz?

Biz bir elmanın iki yarısıyız... Oldu canım...

Mutlu hisssetmenizi sağlayan, acının bastırıldığı andır. Beyninizin kıvrımlarında...

Mutsuzluğun tek açıklaması olabilir: Devinimin olmayışı...

İnancın da yitirildiği (Dikkat! Yok olduğu değil, kayıp olma durumu... Bulacaksın!) an da tam bu zamana denk gelir.

Hayatının sinüs eğrilerini yönetemezsin. Doğruların sana bu çalkantıda yol gösterecek...

İçinden (ya da haykır sen bilirsin) 3'e kadar say...

Yalnız değiliz bu dünyada, melekler de var...

24 Ocak 2008 Perşembe

Ya Aşk Olmasaydı

Ya aşk olmasaydı...

Ben ben olur muydum
Gözlerin olmasaydı...

Nefesim ne işe yarar
ısıtmazsa ellerini

ve umudum
ve dumanı sigaramın
ve vapurlarda çay içmelerim

koşturmalarım
oradan oraya
oradan
sana

Ya aşk olmasaydı
ben sen olur muydum

Bir yastık yetti
bunca zaman
ak var artık saçlarımda
sen varsın kalbimde

Çıkarsan...

Bu gece de kal olur mu?

15 Ocak 2008 Salı

Kadın...

Zifiri bilirim,
beklemelerimden olsa gerek.

Korkuyu da aynı gün tanıdım,
Islığımı hep içimden çaldım...

İçim sensizken
bardaklar da boş
hayat gibi

sarhoş bile olamadım

Güneş nasıl bir şeydi
bana hatırlat olur mu...
Bakayım sabahtan
Uyandığında gözüm kamaşıp da kör olmazsam
senin yüzünden...

Şimdi ne rüyalar görüyorsundur sen.

Az önce şöyle bir döndün de
yine saçın döküldü yüzünden

mahsun

bebek

kadın....