29 Ocak 2026 Perşembe

ERDEMLİ SOHBETLER 11 - Cilalı Taştan Cilalı Telefona


Merhaba.

Ben Erdem...

Geçen bölümlerde hep bir umut aşılamaya çalıştık, değil mi? "Sıranı bekle, adil ol, gülümse, zamanı yavaşlat..." dedik.

Sanki bahçedeki solmuş bir çiçeğe su verirsek, bütün orman yeşerir sandık.

Ama bugün, kendi sesim bile kulağıma biraz yorgun geliyor.

Çünkü bazen insan durup kendine o korkutucu soruyu soruyor:

"Ben bir bardak suyla, devasa bir yangını söndürmeye mi çalışıyorum?"

Bugün biraz dertleşelim istiyorum.

Takvimler ilerliyor, teknoloji uçuyor, binalar göklere yükseliyor. Ama biz? Yani "insan" dediğimiz o muazzam varlık... Biz gerçekten ilerliyor muyuz?

Yoksa cilalı taş devrinden, cilalı telefon devrine geçerken; ruhumuzu, o "insan" yanımızı bir yerlerde rehin mi bıraktık?

Bakın, bundan 2500 sene önce, Atina sokaklarında, Ege kıyılarında dolaşan adamlar; erdemden, iyilikten, yönetimin ahlakından bahsederken, ortaya koydukları fikirler bugün bile aşılamamış.

Onların giyecek doğru düzgün kıyafeti yoktu ama fikirleri kainatı kucaklıyordu.

Bizim ise her şeyimiz var; ama fikrimiz, zikrimiz, derdimiz sadece "daha fazlası" olmak üzerine kurulu.

Eğitim diyoruz... Kurtuluş eğitimde diyoruz.

Peki, o güvendiğimiz sistem ne yapıyor?

Bize "nasıl iyi insan olunur"u mu öğretiyor?

Yoksa bizi piyasanın o doymak bilmeyen dişlisine uygun, sesi çıkmayan, sadece verilen komutu yapan birer "vida" olarak mı şekillendiriyor?

Diplomalarımız, sertifikalarımız, o süslü CV'lerimiz...

Bunlar bizim "insanlık" ehliyetimiz mi, yoksa iş dünyasına sunulan "kullanılmaya elverişlilik" belgemiz mi?

Çok karamsarım bugün, farkındayım.

Ama bu karanlığı aydınlatmak için, belki de ışığı çok uzaklardan, tarihin o tozlu ve "deli" sayılan raflarından çağırmak gerekir.

Adaleti Temis'e sormuştuk.

Bugün de bu "uygarlık" maskesini düşürmek için, gündüz vakti elinde fenerle Atina sokaklarında dolaşıp "Dürüst bir adam arıyorum!" diye bağıran o filozofu, Sinoplu Diyojen'i çağırdım.

Hoş geldin Diyojen.

Şu an seni bir fıçının içinde değil, bir veri bulutunun içinde misafir ediyoruz.

Duyabiliyor musun bizi?

Diyojen:

Duyuyorum Erdem, duyuyorum...

Gürültünüzü, metal seslerinizi, o bitmek bilmeyen "tıkırtılarınızı" duyuyorum.

Beni o huzurlu toprağımdan neden kaldırdın?

Yoksa senin de güneşini kapatan birileri mi var?

Erdem:

Güneşimizi kapatan çok şey var Diyojen... Binalar, hırslar, ekranlar...

Ama benim derdim başka. Biz "uygarlaştık" sanıyoruz.

Mühendislerimiz var, doktorlarımız var, uzaya giden araçlarımız var.

Ama ahlaken, senin yaşadığın dönemden bile gerideyiz sanki.

Neden böyle oldu? Neden evrimimiz tersine işledi?

Diyojen:

Ah çocuk... Siz "konforu", uygarlık sandınız.

Sıcak suyla yıkanmayı, yumuşak koltuklarda oturmayı "gelişmişlik" bellediniz.

Oysa uygarlık, eşyaların değil, ruhun kalitesidir.

Siz çocuklarınızı okullara gönderiyorsunuz, değil mi? O büyük, duvarları yüksek binalara...

Ne öğretiyorsunuz onlara?

"Nasıl mutlu olunur"u mu? "Nasıl erdemli olunur"u mu?

Yoksa "Nasıl para kazanılır", "Bu piyasada nasıl ayakta kalınır"ı mı?

Bir atı eğitirken bile, onun doğasına saygı duyarsın.

Ama siz, insan yavrularının kanatlarını kesip, onlara bu rekabet arenasında yürümeyi öğretiyorsunuz.

Sonra da "Neden uçamıyorlar?" diye ağlıyorsunuz.

Sizin eğitim dediğiniz şey, bir tornadır.

Herkesi aynı boya getiren, sivri uçları törpüleyen, "farklı" olanı defolu sayıp kenara atan bir torna.

Erdem:

"Kanatları kesip yürümeyi öğretmek..."

Bu çok acımasız bir tanım Diyojen, ama bir o kadar da gerçek.

Peki biz kör müyüz? Neden kimse buna "dur" demiyor?

Neden kimse bir katkı sunmuyor?

Herkes şikayetçi ama kimse elini taşın altına koymuyor.

Diyojen:

Çünkü taşın altı soğuktur Erdem. Ve insan, konforuna aşıktır.

Bak, ben bir fıçıda yaşadım. Tek bir tasım vardı su içmek için.

Bir gün nehir kenarında bir çocuğun avucuyla su içtiğini gördüm.

Ve o tası yere çalıp kırdım. Dedim ki; "Bu çocuk beni yendi. Fazladan yük taşıyormuşum."

Siz bırakın tası kırmayı, o tası altınla kaplatmak için ömrünüzü çürütüyorsunuz.

Gözleriniz kör değil. Gözleriniz "etiketlerle" dolu.

O kadar çok şeye, o kadar çok vitrine bakıyorsunuz ki, "hakikati" görecek yer kalmıyor retinanızda.

Katkı sunmak, değişim yaratmak "risk" almaktır.

Farklı olmak, dışlanmayı göze almaktır.

Sizin o kurumsal hayatınızda, o ışıltılı marketinizde, sürüden ayrılanı kurt kapmıyor belki ama, "başarısız" damgası yiyor.

Ve siz, ölmekten korkmuyorsunuz; "kaybetmiş" görünmekten korktuğunuz kadar.

Erdem:

Korku... Demek ki bizi kilitleyen şey bu. Statü kaybetme korkusu.

Peki o elindeki fener? Hâlâ yanıyor mu Diyojen?

Bugün o fenerle sokağa çıksan, aradığın o "insanı" bulabilir miydin?

Diyojen:

Fenerim yanıyor Erdem... Merak etme, pili bi' bu kadar daha gider...

Ben o feneri, karanlık olduğu için yakmıyordum.

Gündüz vakti, güneş tepedeyken yakıyordum.

İnsanlara şunu demek için: "Gözünüz açık ama göremiyorsunuz. Güneş bile sizin karanlığınızı aydınlatmaya yetmiyor."

Bugün gelsem...

Muhtemelen beni tımarhaneye kapatırdınız.

Ya da elimdeki fenerin markasını sorup, linkini isterdiniz.

"Adam" bulabilir miydim?

Bilmiyorum.

Ama şunu görüyorum: Çok fazla "diplomalı", çok fazla "yetkili", çok fazla "profesyonel" var.

Fakat "insan" kalmakta direnen, o hamurunu bozmayan çok az kişi var.

Senin o "çiçek suluyoruz" dediğin şey var ya...

O nafile bir çaba değil.

Belki ormanı kurtaramazsın. Ama o çiçeğin, son nefesini verirken "ben sevildim" demesini sağlarsın.

Bu da az şey değildir.

Erdem:

"Gözünüz açık ama göremiyorsunuz..."

Ve o çiçeğin hatırı...

Sanırım haklısın. Biz niceliğe o kadar odaklandık ki, niteliği, yani o biricik "anlamı" kaybettik.

Üretim bantları, milyonlarca kopya çıkarabilir ama tek bir sanat eseri çıkaramaz.

Biz galiba hayatımızı sanat eseri gibi yaşamaktan vazgeçip, seri üretime geçtik.

Bize son bir sözün var mı koca filozof?

Bu cendereden, bu döngüden çıkış yolu nerede?

Diyojen:

Çıkış yolu kapıda değil, kafada.

Sahip olduklarınızın size sahip olmasına izin vermeyin.

Gölge etmeyin, başka ihsan istemez.

Hem birbirinize, hem de kendinize gölge etmeyin.

Bırakın ruhunuz biraz güneş görsün.

Ve o feneri... Kendi içindeki o feneri sakın söndürme çocuk.

O sönerse, asıl karanlık o zaman başlar.

Benim güneşim kaçıyor, biraz D vitamini almam lazım...

Erdem:

...

Yine gitti.

Ve yine bizi, kucağımızda ağır bir taşla baş başa bıraktı.

"Sürüden ayrılanı kurt değil, korku kapıyor."

Belki de eğitim dediğimiz şey, o korkuları öğrenmektir.

Ve belki de asıl bilgelik, o ezberletilen korkuları "unutmaktır."

Fabrika ayarlarımıza, yani o doğduğumuz andaki saf, korkusuz, meraklı ve "insan" halimize dönmek...

Zor mu?

Çok zor.

Çünkü bütün dünya bize "uyumlu ol, parça ol" diye bağırırken, "hayır, ben bütünüm, ben insanım" diye fısıldamak, dünyanın en büyük devrimidir.

Bugün bir değişiklik yapın.

Bildiklerinizi, ezberlediklerinizi bir kenara bırakın.

Diplomanızı, unvanınızı, cüzdanınızı kapıda bırakıp aynaya öyle bakın.

Geriye ne kalıyorsa, işte "değerli" olan odur.

O geriye kalanı koruyun.

Çünkü geleceği inşa edecek olanlar, o çarklardan dökülenler değil;

o fıçının içinden dünyaya meydan okuyan o özgür ruhlardır.

Feneriniz hiç sönmesin.

Görüşmek üzere.