Geçen bölümlerde zamanın akışından, o durdurulamaz nehirde nasıl yol alacağımızdan ve geleceği nasıl inşa edeceğimizden bahsettik.
Bazen ileriye bakmaktan yorulur insan... Yönünüzü bulmak için, geçmişin o en net, en keskin karesine dönüp bakmak istersiniz.
Hani eski bir filmi kurgularken, bütün hikayenin yükünü omuzlayan, anlamı bir anda değiştiren o anahtar sahneyi ararsınız ya...
İşte o sahne, bizim için yüz yıldan biraz daha eski.
Merhaba.
Ben Erdem...
"Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir."
Bu cümleyi o kadar çok duyduk ki, belki de anlamı zihnimizde biraz aşındı. Sadece meclis duvarında yazan, altın varaklı güzel bir dekor sandık onu.
Oysa bu cümle, dünyanın en büyük ezber bozmasıdır. İnsanlık tarihinin en zarif, ama en sarsıcı devrimlerinden biridir.
Takvimleri yüz yıldan biraz daha geriye saralım.
Birinci Dünya Savaşı bitmiş... İmparatorluklar çöküyor, sınırlar yeniden çiziliyor, dünya düzeni acımasızca değişiyor.
Herkesin "Acaba hangi büyük devletin gölgesine sığınsak da hayatta kalsak?" diye umutsuz hesaplar yaptığı bir dönem...
O karanlığın, o dipsiz çaresizliğin içinde bir adam çıkıyor.
O, sadece bir cephe savaşı kazanmıyor. Toprakları kurtarmakla yetinmiyor. Çok daha zorunu, neredeyse imkansız olanı seçiyor: Zihniyetleri değiştiriyor.
Bizler genelde tarihi, sonuçlarını bildiğimiz için "zaten öyle olacaktı" kolaycılığıyla okuruz.
Oysa o günün şartlarında, o yorgun, o bitkin kalabalığa dönüp, "Siz artık kimsenin tebaası değilsiniz, siz birinci sınıf vatandaşsınız" demek, çağları aşan bir vizyonun eseridir.
Atatürk, egemenliği saraylardan, o ulaşılmaz doruklardan alıp; çatlamış elleriyle toprağı süren, cepheden cepheye koşmaktan yorulmuş o halkın avuçlarına bıraktı.
Ve bunu yaparken, bu "egemen olma" bilincini, daha en başından çocukların, gençlerin DNA'sına kazıdı.
"Siz tebaa değilsiniz, siz bu ülkenin efendisisiniz" dedi.
Bu, topla tüfekle yapılan bir devrimden çok daha büyüğüdür... Bu, zihinlerde yapılan, ruhları özgürleştiren bir devrimdir.
Bugün, bu mirası konuşurken çokça duyduğumuz, hepimizin kolayca sığındığı, dilimize pelesenk olmuş bir cümle var:
"Atatürk, bu ülkenin çimentosudur."
Doğru. Kesinlikle doğru.
O, bizi bir arada tutan, o yıkılmaz sandığımız yapının en güçlü harcıdır.
Ama... Burada bir duralım. O kelimenin etrafında biraz düşünelim.
Kendi kendimize dürüstçe sormalıyız: Sağlam bir bina inşa etmek için, çimento tek başına yeter mi?
Sadece çimentoyla duvar öremezsiniz.
Eğer o çimentoya su katmazsanız, rüzgarda toza dönüşür, uçar gider.
Kum katmazsanız, hacim almaz, şekil bulmaz.
Ve en önemlisi... O harcın içine nervürlü çeliği, o sağlam demiri koymazsanız; en ufak bir sarsıntıda, ilk büyük depremde o bina tuzla buz olur.
Biz yıllarca o çimentonun gücüne çok güvendik.
"Nasılsa o var, bize bir şey olmaz" dedik. Çimentoyu kuru kuruya sevdik.
Onu sloganlaştırdık, pankartlara yazdık, heykellerini parlattık. Ama çoğu zaman, o çimentonun içine kendi çeliğimizi koymayı unuttuk.
Peki nedir o çelik? Kimdir o su?
Çimento o büyük vizyonsa, o evrensel ilkelerse; o çimentoyu karmak için gereken "su", bizim yaşam enerjimizdir. Çalışkanlığımızdır. Çağa ayak uydurabilme yeteneğimizdir.
O harca giren "kum", bizim çoğulluğumuzdur. Farklılıklarımızla bir arada durma irademizdir.
Ve o binayı ayakta tutacak olan "çelik"...
İşte o çelik, bizim bireysel ahlakımızdır.
Bizim dürüstlüğümüz, bizim liyakatimiz, kimse bakmazken bile doğruyu yapma inadımızdır.
Eğer siz, işinizi yaparken hileye başvurmuyorsanız, siz o binanın çeliğisiniz demektir.
Eğer siz, liyakati her türlü aidiyetin üstünde tutuyorsanız, siz o binanın suyu, kumu, harcısınız demektir.
Bir ülkeyi sevmek, sadece onun kurucusuna minnet duymakla bitmez.
Bir ülkeyi sevmek; taammüden, yani bilerek, isteyerek, her sabah o binaya bir tuğla daha koyma kararlılığıdır.
Sevgi, ancak emekle birleştiğinde bir vatan yaratır.
Bugün dışarıda duyduğunuz o gürültülere, o günlük siyasi kavgalara, içi boşaltılmış kavramlara bakıp umutsuzluğa kapılmayın.
Enseyi karartmak, bize bırakılan o mirasa yapılabilecek en büyük haksızlıktır.
Geleceğe güvenle bakmaktan asla vazgeçmeyeceğiz.
Çünkü bizim pusulamız, yüzyıl öncesinden kalibre edildi. O pusula şaşmaz.
Ama o gemiyi yüzdürecek olan, bizim küreklere asılma gücümüzdür.
Artık slogan atmayı bırakıp, iş yapma vakti.
Artık kuru kuruya övünmeyi bırakıp, o övgüye layık olma vakti.
Sizden ricam; bugün aynaya baktığınızda kendinize şu soruyu sorun:
"Ben bu ülkenin sadece çimentosuyla mı övünüyorum, yoksa o binayı ayakta tutan çelik ben miyim?"
Eğer hepimiz o çelik olmaya karar verirsek, inanın bana, hiçbir sarsıntı bizi yıkamaz.
Görüşmek üzere.