Şehir yaşantısı denince, ülkemizin büyükşehirleri arasında şüphesiz birinci, hatta dünya metropolleri arasında en üst sıralarda yer alan, çağların ötesinden günümüze süzülüp gelmiş o mega şehrimiz, İstanbul gelir aklımıza... Bugün, o devasa döngünün içindeki en yorgun labirentten, içinden deniz geçen bu eşsiz coğrafyadan bahsedeceğiz.
Resmi kayıtlara bakarsanız, on altı milyon insanın yaşadığı bir şehir burası. Ama sokağa çıktığınızda, vapura binmek için omuz omuza o iskeleye yürüdüğünüzde, sabahın o puslu ayazında metrobüs duraklarına baktığınızda, bu sayının yirmi milyonun çok ama çok üzerinde olduğunu teninizde hissedersiniz. Burası sadece bir şehir değil... Tek başına nefes alan, yutkunan, devasa bir ülke gibi. Ülkenin bütün ekonomik çarkları burada dönüyor. Bütün büyük umutlar, kırık dökük hayaller, o çarkların arasına sıkışmak pahasına onyıllardır buraya taşınıyor.
Yıllarca "taşı toprağı altın" dediler bu şehre. Anadolu'nun dört bir yanından, o altını bulmak, hayatını kurtarmak, belki de sadece bu devasa kalabalığın içinde görünmez olmak için milyonlarca insan aktı bu yedi tepeye. Ama o altın, o vaat edilen efsane, zamanla yerini devasa gri betonlara bıraktı. Dikkat ettiniz mi... Biz bu şehri çok sevdik. Belki "taammüden" sevdik, bile isteye yandık bu aşka ama ona pek de iyi davranmadık. Plansızca büyüdük. Dağ, tepe, dere yatağı demeden bulduğumuz her boşluğa, her yeşile bir beton kutu kondurduk.
Eskiden, o çok eski olmayan geçmişte, doğu ile batı arasında uzanan ince uzun silüetinde yaşardık bu şehrin. Sabahları güneşin doğduğu yönden yola çıkar, akşamları yorgun argın güneşi batıya doğru kovalardık. İşimizle evimiz arasındaki o uzun saatleri, o bitmek bilmeyen doğu-batı aksındaki yollarda tüketirdik. Sonra o aks bize yetmedi. Sığamadık. Kuzeye doğru, ormanların kalbine, şehrin o son ciğerlerine doğru... Güneye, denizin sınırlarına doğru kontrolsüzce genişledik. Şimdi o kadim doğu-batı yorgunluğuna, bir de kuzey-güney aksının o ağır, o çözümsüz yükü eklendi. Bu şehrin yolları, artık nefes almakta, kan pompalamakta zorlanan yaşlı bir bedenin tıkanmış damarlarına benziyor.
Akşam trafiğinde, o kırmızı farların oluşturduğu, ucu bucağı görünmeyen o parlak, o zehirli nehre bakarken ne düşünüyorsunuz? Saatleriniz yollarda geçiyor... Ömrünüzün o en kıymetli, o geri döndürülemez anları, bir direksiyon başında ya da buğulu bir otobüs camına başınızı dayamışken ağır ağır akıp gidiyor. Geriye sadece tükenmişlik kalıyor. Eve vardığımızda sevdiklerimize ayıracak halimiz, birbirimizin yüzüne bakıp gülümseyecek enerjimiz kalmıyor. Hep bir yerlere yetişme telaşı, hep bir hayatta kalma mücadelesi.
Tüm bu yorgunluğun, bu gündelik savaşın üzerine, bir de hepimizin bildiği, konuşmaktan yorulduğu ama her gece başımızı yastığa koyduğumuzda hissettiğimiz o sessiz tehlike var... Deprem. Yapıların güvenliği, o her an sarsılma korkusu, şehrin kendi içindeki o devasa yapısal kaosu.
Bazen başınızı kaldırıp gökyüzüne bakarsınız, binaların arasından sıyrılıp boğazın o eflatuna çalan lacivertine dalar gözleriniz... Martıların çığlığına, vapurun köpürttüğü o beyaz suya, yedi tepenin o yorgun ama mağrur silüetine bakıp iç geçirirsiniz. İçinizden, bu kadim şehre sadece şiirler yazmak gelir. Ama biliyorsunuz... Sadece şiir yazarak, sadece lodosu içimize çekip eski şarkıları mırıldanarak iyileştiremiyoruz o derin yaraları. Bir şeyi gerçekten seviyorsanız, onun göz göre göre eriyip gitmesine, damarlarının tıkanmasına, nefessiz kalmasına seyirci kalamazsınız. Romantizmin o puslu, o eflatun rüyasından uyanıp, biraz da gerçeğin o soğuk, o keskin gri betonuna dokunma vakti geldi.
Bugün biraz bu sorumluluktan, çağları aşıp gelen bu devasa yorgun bedeni nasıl ayağa kaldıracağımızdan konuşalım. Akılla, bilimle ve cesur kararlarla... Bu şehri kurtarmak, ona yeni yükler bindirmekle, ona yeni makyajlar yapmakla olmaz.
İlk ve en hayati adımımız şu olmalı... Durmak. Evet, yanlış duymadınız. Genişlemeyi durdurmayı bilmek. Boş bulduğumuz her yeşile, her araziye, her toprak parçasına yeni devasa projeler, yeni beton kuleler dikme iştahımızdan vazgeçmek zorundayız. Bu şehre yapılacak en büyük iyilik, boş kalan o son arazilerine dokunmamaktır. Bunun için çok ciddi, esnemeyen, kişiye veya kuruma göre değişmeyen kararlar alınmalı ve bu kararlar titizlikle, tavizsiz bir şekilde uygulanmalı.
Peki, ülkenin o devasa inşaat enerjisini ne yapacağız? Sektörü mü durduracağız? Hayır. Yeni alanlara binalar yapmak yerine, elimizdeki o çürük, o yorgun, o güvensiz yapı stoğunu iyileştirmeye odaklanmalıyız. Şehrin yeni anayasası bu olmalı... Hastalıklı, zayıf dokuyu iyileştirmeden, şehri daha da şişirmenin, yeni mahalleler eklemenin kimseye bir faydası yok. Önce oturduğumuz evin, yürüdüğümüz sokağın güvenliğinden emin olacağız. O süslü cephelerin arkasındaki çürük kolonları, yorgun demirleri onaracağız.
Ama sadece İstanbul'un içini düzenlemek, binaları yenilemek yetmez... Çünkü sorun, suyun aktığı havuzun küçüklüğünde değil, o havuza akan suyun debisinin çılgınlığında. Bu göç nasıl duracak? Bu kalabalık nasıl nefes alacak? Cevap, İstanbul'un sınırlarının çok daha ötesinde gizli. Biz, yıllarca bütün yumurtaları aynı sepete koyduk. Bütün sermayeyi, bütün üretimi, bütün hayalleri bu yedi tepeye sıkıştırdık.
Artık bu ülkenin başka köşelerine, başka güzel coğrafyalarına bakma vakti geldi. Anadolu'nun o geniş, o derinlikli düzlüklerinde, deprem riskinin nispeten daha düşük olduğu, gelişmeye ve büyümeye aç, güvenli yeni cazibe merkezleri yaratmak zorundayız. İnsanlar doğdukları topraklarda, ya da o topraklara yakın yeni merkezlerde nitelikli iş bulabilmeli, hayal kurabilmeli. Bütün yükü tek bir köprünün, tek bir şehrin omuzlarına yüklerseniz, o köprü eninde sonunda yorulur... Ve çöker.
Üretimi durduralım, sanayinin önünü keselim demiyorum. Aksine, o büyük enerjiyi, o üretim gücünü ve sermayeyi doğru yere kanalize edelim diyorum. Demir yollarına ve deniz yollarına tam entegre edilmiş, lojistik ağı güçlü, modern, akıllı yeni sanayi merkezleri kuralım. Ama bunları İstanbul'un o daracık boğazına, o yorgun su havzalarına, ormanlık alanlarına değil; ülkenin o geniş, güvenli ve stratejik bölgelerine inşa edelim. Sanayiyi, ağır üretimi, devasa lojistik depolarını yavaş yavaş, planlı bir şekilde bu mega şehirden çıkarıp ülkeye yayalım. Yayalım ki, İstanbul sadece devasa bir fabrika veya uçsuz bucaksız bir şantiye olmaktan çıksın. Kendi tarihi kimliğine, o eşsiz kültürüne, sanatına, finansal vizyonuna ve doğal güzelliğine geri dönebilsin.
Bir insanı iyileştirmek için nasıl onun damarlarındaki tıkanıklığı açıyor, omuzlarındaki yükü hafifletiyorsak; bu şehri iyileştirmek için de aynısını yapmalıyız. Yükü paylaşmalıyız. Eğer bunları yaparsak... Eğer aklı, bilimi ve planlamayı o taammüden sevdiğimiz şehrin rehberi yaparsak, işte o zaman her şey değişir. İşte o zaman vapurda içtiğimiz çayın tadı, o çayı yetiştiren toprağın hakkını verir. İşte o zaman sabah bindiğimiz metronun uğultusu, bir çaresizliğin değil, tıkır tıkır işleyen sağlıklı bir sistemin sesi olur. Sokakta yürürken başımızı kaldırdığımızda devasa beton blokların o karanlık gölgesini değil, gökyüzünün o hep özlediğimiz mavisini görürüz.
İstanbul'u kurtarmak, sadece İstanbulluların değil, bu ülkede yaşayan herkesin meselesidir. Çünkü bu şehir, bizim geçmişimiz olduğu kadar, doğru planlarsak geleceğimizdir de. Onu korumak, sadece geçmişe duyduğumuz romantik bir özlem değil; hayatta kalmak için, aydınlık bir geleceğe nefes alarak yürümek için mecburiyetimizdir.
Bugün... Yolda yürürken, o trafiğin içinde beklerken şehrin yüzüne bir kez daha bakın. O yorgun ama direnen, umut bekleyen yüzüne... Ve aklınızın bir köşesinde hep şu olsun: Biz bu şehri sadece şiirlerle sevemeyiz. Onu yaşatmak için aklımızı, vicdanımızı ve kararlılığımızı da ortaya koymak zorundayız.
Bir sonraki bölüme kadar, şehrinize ve kendinize iyi bakın. Zamanın ve mekanın değerini bilerek, umutla kalın. Görüşmek üzere.

.svg.webp)