Hatırlıyor musunuz... Birkaç bölüm önce bu stüdyoda, gözleri bağlı Adalet Tanrıçası Temis’i ağırlamıştık. Onun elindeki o hassas teraziden, vicdanın o görünmez ağırlığından bahsetmiştik. Bugün, o terazinin en çok zorlandığı, kefelerinin en sert şekilde sarsıldığı o karanlık alana gireceğiz. İnsanoğlunun en eski, en kanlı ve maalesef en kârlı icadını konuşacağız.
Merhaba. Ben Erdem...
Kelimeler... Bazen gerçeği anlatmak için değil, gerçeği saklamak için kullanılırlar. Ve insanoğlunun arkasına saklanmayı en çok sevdiği kelimelerden biri de "Savaş"tır.
Savaş... Ne kadar kolay çıkıyor ağzımızdan, değil mi? Oysa bu kelime, o kadar geniş, o kadar dipsiz bir çuvala dönüştü ki, içine ne atsanız yutuyor. Bir doktorun hastanedeki çaresiz bir virüsle, mesela veremle savaşından bahsediyoruz... Bir öğretmenin, yoksul bir köy okulunda cehaletle savaşını alkışlıyoruz... Bir aktivistin, kesilmek istenen asırlık bir ormanı korumak için, beton mikserlerinin önüne geçerek verdiği o sessiz, o onurlu savaşa saygı duyuyoruz.
Bunların hepsi birer savaştır. Ama dikkat edin; bu savaşların namlusu ölüme değil, hayata dönüktür. Bunlar, yaşatmak için verilen, karanlığa karşı yakılan birer ışıktır.
Ama bir de işin diğer yüzü var. Bizi asıl zehirleyen, o kelimenin arkasına saklanan diğer "savaş" türü... Dünyanın öbür ucunda, sırf haritada altı çizili kaynaklara, petrole, altına ya da stratejik bir geçide sahip olmak için, bir gece yarısı gökyüzünden ateş yağdıranların "savaş"ı... İkisini aynı kelimeyle anmak, kelimenin kendisine, hatta insanlığa yapılmış en büyük haksızlıktır.
Çizgileri kalın kalın çekelim mi bugün? Bir milletin; bağımsızlığını, onurunu, çocuklarının geleceğini korumak için, kapısına dayanmış bir işgale karşı verdiği o ölüm kalım mücadelesi... Bu kutsaldır. Bu, o konuştuğumuz Temis’in elindeki kılıcın ta kendisidir. Kötülüğü durdurmak için çekilmiş bir kılıç. Ama komşusunun toprağına göz dikenin, sırf "benim gücüm sana yeter" kibriyle sınırı geçenin elindeki o demir parçası... O bir kılıç değildir. O, sadece bir hırsızın maymuncuğudur.
Peki, bizi bu maymuncuğu alkışlamaya nasıl ikna ediyorlar? Hiç düşündünüz mü? Dünyanın herhangi bir yerinde, işler içeride kötüye gitmeye başladığında ne olur? Ekonomi tekler, enflasyon tırmanır, adalet sarsılır, insanlar yorulur... İşte o an, sistemin en eski, en karanlık illüzyonu devreye girer: Korku. Bir anda, ufukta bir "düşman" belirir. Veya usulca icat edilir. "Bize saldıracaklar", "Bizi yok edecekler" nidalarıyla, bir panik havası yaratılır.
Ve o meşhur "Bayrak altında toplanma" psikolojisi başlar. Siz, evde çocuğunuza alacağınız sütün hesabını yaparken; birileri çıkar ve "Şimdi hesap sorma zamanı değil, şimdi birlik olma zamanı" der. Açlık, yoksulluk, haksızlık... Hepsi o devasa hamaset gürültüsünün içinde erir gider. Siz vatanı savunduğunuzu sanırsınız; oysa savunduğunuz şey, sadece birilerinin sarsılan koltuklarıdır.
İşin bir de matematik kısmı var tabii... O korkunç çark: Savaş ekonomisi. Biliyor musunuz, bugün dünyada o kadar çok silah, o kadar çok mühimmat üretiliyor ki... Bunların depolarda beklemesi, o fabrikaların sahipleri için büyük bir zarardır. O devasa sanayinin dönmesi için, silahların kullanılması gerekir. "Ya bize saldırırlarsa" kisvesi altında, milyarlarca dolar ödenip alınan o bombalar... Belli bir raf ömürleri vardır. Eskimesinler diye, depoda çürümesinler diye, dünyanın ücra bir köşesinde, hiç tanımadığımız insanların, evlerin, hayallerin üzerine boca edilirler. Neden mi? Çok basit. Yenilerinin sipariş edilebilmesi için. Giden canlar, yıkılan şehirler, yetim kalan çocuklar... Bunlar sadece, bir sonraki çeyrekte açıklanacak olan şirket bilançolarının, o soğuk istatistiklerin "gider" kalemidir.
Savaş, çoğu zaman bir güvenlik meselesi değil; kanla yazılan bir ticaret sözleşmesidir. Ve o sözleşmenin altında, maalesef hep fakir çocukların kanı vardır. İmza niyetine...
Peki, bu koca yalanın ortasında, gerçeği nerede bulacağız? Pusulamız ne olacak? Size, hayatı savaş meydanlarında, barut kokuları ve siperlerin o soğuk çamuru içinde geçmiş bir askerden, tarihin gördüğü en büyük vizyonerlerden birinden bahsetmek istiyorum. Mustafa Kemal Atatürk.
Dünyadaki pek çok lider, savaşı bir "şarkı" gibi, bir "zafer masalı" gibi anlatırken; ömrünü cephelerde tüketmiş bu adam ne demiştir, biliyor musunuz? "Harp, zaruri ve hayati olmalıdır." Ve o meşhur, o tüyler ürperten devam cümlesi: "Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça, harp bir cinayettir."
Şu cümlenin ağırlığına, şu evrensel duruşa bir bakın. Bir başkomutan... Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da ölümle burun buruna gelmiş bir insan... Savaşa "cinayet" diyor. Çünkü o, kanın rengini biliyordu. O, gencecik çocukların toprağa düşmesinin ne demek olduğunu, o acıyı en derin hücresinde hissediyordu. Onun verdiği savaş, başkasının toprağını almak için, ganimet elde etmek için ya da birilerine silah satmak için değildi. Onun savaşı, yok edilmek istenen bir milletin nefes alma hakkıydı. O yüzden Kurtuluş Savaşı, kutsal bir direniştir. O yüzden bir cinayet değil, bir diriliştir.
Atatürk’ün bu sözü, sadece o güne ait bir söz değildir. Bugün, dünyanın neresinde olursa olsun, ekranlarda bize izletilen o yeşil gece görüş kameralarının, atılan füzelerin, uçakların arkasındaki niyeti tartmak için kullanacağımız en hassas vicdan terazisidir.
Bugün, o teraziyi kendi içinizde kurun. Size alkışlatılmak istenen, "zafer" diye sunulan o görüntülere bir de bu gözle bakın. Orada, hayatı tehlikede olan bir milletin zaruri müdafaası mı var? Yoksa, silah depolarını boşaltıp yenilerini doldurmak isteyen, içerideki çürümüşlüğü örtmek için dışarıda kan döken bir tüccar aklı mı?
Eğer bir savaş, bir çocuğu yaşatmak, bir ormanı korumak, bir hastalıktan kurtulmak ya da kendi evini zalimden savunmak için verilmiyorsa... O, kahramanlık destanı değildir. Atatürk’ün dediği gibi, o sadece organize bir cinayettir. Ve her bir cinayet, bayrakla örtülemeyecek kadar büyüktür.
Keşke... Keşke bütün bu anlattıklarım, mikrofonun ucundan dökülen naif bir ütopya olarak kalmasa. Keşke o geniş yelpazedeki, o süslü kelimelerle ambalajlanmış cinayetlerin hepsi, ama hepsi bir son bulsa. Düşünsenize; öldürmek, yıkmak, yok etmek için harcanan o milyarlarca doların, o bitmek bilmeyen mesainin, o korkunç mühendislik zekasının, sadece ve sadece yaşatmak için harcandığını bir düşünsenize...
Ama ne yazık ki... Biliyoruz. Bunu söylerken zorlanıyorum ama, biliyoruz ki bu böyle olmayacak. İnsanoğlu o kibriyle, o doymak bilmeyen ihtirasıyla bir gün o kıyametin fitilini kendi elleriyle yakacak. Ve o ateş düştüğünde; haklı haksız, zalim mazlum, sınır veya bayrak demeyecek. Kurunun yanında yaş da... Hepimiz, o büyük anlamsızlığın içinde yok olup gideceğiz.
Oysa tersi de mümkün... İnsan kalabilmek, hep mümkün.
Bugünlük bu kadar. Kendinize, vicdanınıza ve kelimelerin ardındaki o sessiz hakikate iyi bakın. Görüşmek üzere.
