Geçtiğimiz bölümlerde açlıktan bahsetmiştik, hatırlıyor musunuz? Kendi irademizle, nefsimizi terbiye etmek, yokluğun ne demek olduğunu anlamak için tuttuğumuz o sessiz oruçlardan... Midenin gurultusunu dinleyip, tokun açın halinden anlaması gerektiği o derin bilgeliği konuşmuştuk.
Peki ya o açlık... İrademiz dışında, tüm topluma sinsi ve bambaşka bir yönden yayılırsa? Oruç güzeldir, çünkü iftarı vardır. Bittiğini, o sofranın eninde sonunda kurulacağını bilirsiniz. Ama ya o sofra kurulamıyorsa?
Merhaba. Ben Erdem...
Bugün başımızı gökyüzünden indirip, ayaklarımızın bastığı, ama üzerine beton dökmekten rengini unuttuğumuz toprağa bakacağız. Çünkü insanlık olarak, yüksek binaların o sahte ışıltısına kapılıp, köklerimizi unuttuk. Biz... Betonun yenmeyen bir şey olduğunu ne zaman unuttuk dersiniz?
Bir ülke düşünün... Bankalarındaki kasalar altınla, dövizle dolup taşsın. Eğer o ülkenin topraklarında buğday başakları rüzgarla dalgalanmıyorsa, o dijital rakamların, o altınların tek bir tanesi bile bir çocuğun karnını doyurmaya yetmez. Açlık kapıyı çaldığında, rezidansların camlarını ya da asfaltın ziftini yiyemeyiz.
Toprakla olan o kadim bağımızı kopardık biz. Oysa eskiden, ninesinin sandığından, dedesinin ambarından kalan o "ata tohumunu" gözü gibi saklayan, onu bir miras gibi toprağa emanet eden bir bilincimiz vardı. Şimdi ne yaptık? "Daha çok üreteceğiz, daha dayanıklı olacak" vaatleriyle, o özgür tohumları terk ettik. Her hasatta kendini yenileyen tohumların yerine; laboratuvarlarda kısırlaştırılmış, her bahar yeniden satın almak zorunda bırakıldığımız o ticari tohumlara teslim ettik kendimizi. Bir ülkenin asıl bağımsızlığı, sınırlarına dizdiği silahlardan çok, toprağına ektiği tohumun kime ait olduğuyla ölçülür oysa.
Ve sadece tohum da değil... Toprağı yaran, o emektar traktörün deposuna damlayan her damla yakıt, aslında bugün soframıza gelen ekmeğin, sütün bedelini belirliyor. Okyanus ötesindeki bir kriz, borsalardaki birkaç takım elbiseli adamın dudaklarından dökülen sayılar... Gelin görün ki, Anadolu'nun ortasında, sabahın köründe ineğini sağan teyzenin kaderini çiziyor. Üretmenin, toprağa dokunmanın maliyeti o kadar ağırlaştı ki... Çiftçi kendi toprağına küstü. Ahırındaki hayvanı doyurmanın maliyeti, o hayvandan elde ettiği sütten daha pahalı hale gelince, o eli nasırlı insanlar çaresizce boyunlarını büktü. Hayvanlar kesime gitti, tarlalar boş kaldı. Üretici, kendi toprağında işçi, kendi vatanında yabancı oldu.
Sonra ne oldu? O dört mevsimin aynı anda yaşandığı, dünyanın en bereketli ovalarına sahip bu coğrafya, limanlarda gemilerin yolunu gözler oldu. Sofraya koyacağımız mercimeği, hayvanımıza yedireceğimiz samanı bile başka kıtalardan ithal eder hale geldik. Kendi köylüsünü yaşatamayan bir sistem, okyanus aşırı ülkelerin çiftçilerini finanse etmeye başladı. Bunun faturasını da, hepimiz kendi cüzdanlarımızla, kendi sağlığımızla ödedik.
İşin daha da acı bir boyutu var... Diyelim ki o domates bir şekilde o tarlada yetişti. Çiftçi aylarca güneşin alnında kavruldu, suladı, büyüttü. O domates dalından kopup da bizim evimize gelene kadar nasıl bir yoldan geçiyor, o görünmez yolculuğu hiç düşündünüz mü? Toprağa dokunan o ellerin kazancı, o ürünü sadece evrak üzerinde alıp satan, kasalara doldurup depolayan aracıların kazancının onda biri bile değil. Ter dökenin değil, sadece "aracı" olanın kazandığı, emeğin hiçe sayıldığı bir çarşı kurduk. Adına hal yasası dedik, serbest piyasa dedik... Ama günün sonunda, o elmayı tarlada yok pahasına satan çiftçi fakirleşirken; şehirdeki pazarda filesini doldurmaya çalışan anne, o elmaya ulaşamaz oldu. Ortadaki o devasa uçurum, o doymak bilmeyen sistem, hepimizin sofrasından usulca bir dilim ekmek çaldı.
Peki tüm bu sessiz erimenin faturası kime kesiliyor? Sadece ekonomiye mi? Hayır... Bu fatura, evlerimizdeki o çocukların bedenlerine, o küçücük beyinlerine kesiliyor. Bugün, etin tadını unutmuş, sütün gerçek kokusunu bilmeyen, meyveyi bayramdan bayrama gören bir nesil büyüyor. Sağlıklı, temiz ve gerçek gıdaya ulaşmak, modern dünyada sadece ayrıcalıklı bir azınlığın hakkıymış gibi sunuluyor bize. Geriye kalan milyonlar ise, market raflarında satılan, içi boşaltılmış, boyalı ve şekerli karbonhidratlarla "doyuruluyor". Karınları şişiyor belki, evet. "Tok" hissediyorlar. Ama hücreleri aç... Beyinleri aç. Gerçek besinden mahrum kalmış, toprağın o kadim enerjisini almamış bir beden nasıl sağlıklı düşünebilir ki?
Dikkat edin etrafınıza... Sokaktaki o gerginliği, o asık suratları, o tahammülsüzlüğü ve nedensiz öfkeyi sadece ekonomik sıkıntılarla açıklayabilir miyiz? Tabağımızdaki gıdanın stresi, bedenimize; bedenimizin o sessiz çığlığı, ruhumuza geçiyor. Düzgün beslenemeyen, bedeni kimyasallarla, ruhu kaygılarla doldurulmuş, mutsuz nesiller inşa ediyoruz.
Açlık, sadece midenin boş olması demek değildir. Açlık, bir toplumun neşesini, tahammülünü, bir arada yaşama iradesini yavaş yavaş kemiren bir hastalıktır. İnsanoğlu doğadan, topraktan koptukça, aslında kendi insanlığından kopuyor. Toprağa "arsa" gözüyle değil, "ana" gözüyle bakmayı unuttuğumuz gün başladı bizim asıl düşüşümüz.
Bunu karamsarlık olsun diye söylemiyorum. Bunu, bir uyanış çağrısı olarak söylüyorum. Bizim, o plazalardan, o ekranlardan başımızı kaldırıp; tekrar toprağa, tohuma, üreten insana saygı duymayı hatırlamamız gerekiyor.
Bu haftaki ödeviniz şu olsun... Akşam sofraya oturduğunuzda, önünüzdeki o bir dilim ekmeğe, o bir kase çorbaya sadece sıradan bir yiyecek olarak bakmayın. Onun topraktan sizin masanıza gelene kadar çektiği o sessiz çileyi, o harcanan emeği ve ona ulaşamayan o mutsuz çocukları düşünün. Ve bir saksı da olsa, apartmanınızın önündeki küçücük bir toprak parçası da olsa... Bir tohum ekmeyi deneyin bu hafta. Çünkü toprağa dokunmak, hayata dokunmaktır. Kendi köklerimizi hatırlamaktır.
Beton yememek için, o toprağa sarılmak zorundayız.
Görüşmek üzere.