19 Mart 2026 Perşembe

ERDEMLİ SOHBETLER 18 Tatil mi Bayram mı?




Merhaba. Ben Erdem...

Önümüz bayram... Takvim yaprakları, o her yıl ısrarla karşımıza çıkan kırmızı günlere ulaştı yine. Ve biliyorum, birçoğumuzun dilinin ucunda, her tatil arifesinde olduğu gibi o meşhur ezber hazır bekliyor... "Nerede o eski bayramlar?"

Bu cümleyi kurarken, içten içe zamanı suçlamayı çok seviyoruz. Sanki zaman denilen o görünmez hırsız gelmiş, çocukluğumuzun o neşeli, o heyecanlı, o telaşlı günlerini bizden habersizce çalıp gitmiş gibi davranıyoruz. Sanki değişen mevsimlermiş, dönen dünyaymış gibi, garip ve tatlı bir mağduriyetin arkasına saklanıyoruz.

Ama bugün, o çok sevdiğimiz nostaljik hırkayı yavaşça bir kenara bırakalım istiyorum. Çünkü dürüst olalım... Bayramlar bir yere gitmedi. Takvim aynı takvim. Ay aynı ay, gün aynı gün. Değişen bayramlar değil... Değişen biziz. Kaybolan, buharlaşıp uçan bir şey yok ortada. Sadece bizim kendi irademizle "tercih" edip, kendi ellerimizle hayatımızdan çıkardığımız değerler var.

Geçmişin o tatlı heyecanını hatırlayın... Eskiden bayram demek, ciddi bir emek demekti. Tatlı, paylaşıldıkça çoğalan bir yorgunluk demekti. Evlerde günlerce önceden başlayan o hazırlıklar, mutfaktan yükselen kokular, o bitmek bilmeyen temizlik telaşı... Kapı zilinin hiç susmadığı, seslerin birbirine karıştığı o kalabalık evler... Evet, çok yorucuydu. Gerçekten yorucuydu. Ama o zahmetin, o koşuşturmacanın içinde muazzam bir aidiyet duygusu gizliydi. Biz, o yorgunluğun içinde birbirimize tutunuyorduk.

Peki sonra ne oldu? Biz büyüdük. Şehirler büyüdü. Modern hayatın o baş döndürücü hızına, iş dünyasının o bitmeyen taleplerine, trafiğe, strese kapıldık. Ve çok yorulduk. Gerçekten, iliklerimize kadar yorulduk. "Bütün yıl çalıştım, bari bayramda kafamı dinleyeyim" dedik. Bu çok insani, çok anlaşılır bir refleksti aslında. O kalabalık, o gürültülü akraba ziyaretlerinin, bitmek bilmeyen "Ne zaman evleniyorsun, işler nasıl?" sorularının yerini... güneydeki sessiz şezlonglar, her şey dahil otellerin steril odaları aldı. Mendillerin, kolonya kokularının yerini uçak biletleri ve güneş kremleri aldı.

O akraba ziyaretlerinden, o kalabalıklardan kaçmayı "özgürlük" sandık. Şezlongda tek başımıza uzanıp, kimseyle konuşmadan denize bakmayı "dinlenmek" olarak tanımladık. Bugün bize çok çekici geliyor bu yalnızlık, değil mi? Kimseye hesap vermemek, kimsenin derdini dinlemek zorunda kalmamak, sadece kendi konfor alanımızda kalmak... Modern insanın en büyük lüksü gibi görünüyor.

Ama burada, o şezlongda uzanırken gözden kaçırdığımız çok kritik, çok sessiz bir detay var. Biz sadece bugünün tatilini planlamıyoruz. Biz aslında, kendi geleceğimizi şekillendiriyoruz. Bugün ilmek ilmek ördüğümüz bu "temassızlık" kültürü, yarın bizim kalıcı dünyamız olacak.

Bir düşünün... Bugün bir akrabaya, bir dosta gitmeye üşendiğimiz için, ya da o telefon konuşmasını uzun bulduğumuz için... teknolojinin o soğuk kollarına sığınıyoruz. Toplu mesaj listelerinden, ruhsuz, kopyala-yapıştır tebrikler gönderiyoruz. Yanına bir gülen yüz emojisi koyup, vicdanımızı rahatlatıyoruz. "Tebrik ettim mi? Ettim." Biz ilişkilerimizi pratikleştirdiğimizi sanıyoruz ama aslında içini boşaltıyoruz. Zahmetsiz sevgi olmaz. Zahmetsiz bağ kurulmaz.

Ve işin en çarpıcı kısmı şu... Bugün bizim inşa ettiğimiz bu "izolasyon" kültürü, bu "kendi alanıma çekileyim" felsefesi... bir zaman sonra o kadar da sevimli olmayacak. Yıllar geçecek. Biz yaşlanacağız. O çok övündüğümüz kariyer koşuşturmaları yavaşlayacak. Hayatın temposu düşecek. İşte o gün geldiğinde, etrafımızda o çok şikayet ettiğimiz, kaçıp kurtulmak istediğimiz "gürültüyü" arayacağız. Birinin kapımızı çalmasını, bize lüzumsuz sorular sormasını, evin içinde yankılanan o yorucu kalabalığı özleyeceğiz. Ama bulamayacağız. Çünkü o kalabalığı, biz bugün kendi ellerimizle dağıttık. O gürültüyü, biz kendi tercihlerimizle susturduk.

Bugün o sessiz şezlonglarda bulduğumuz huzur, yarın evimizin salonunda yankılanan devasa bir ıssızlığa dönüşecek. Ve o gün aynaya baktığımızda, takvimi ya da zamanı suçlayamayacağız. "Nerede o eski bayramlar" diyemeyeceğiz... Çünkü o yalnızlık, başımıza gelen bir felaket değil; bizzat kendi tasarladığımız, parasını ödediğimiz, uğruna yollara düştüğümüz bir tercih olacak. Biz, o ıssızlığın mimarlarıyız.

İnsan bedeni yorulduğunda uyuyarak dinlenebilir. Ama ruh yorulduğunda, yalnız kalarak dinlenmez. Ruh, ancak bir başka ruha temas ettiğinde, birinin gözünün içine bakıp samimi bir kahkaha attığında dinlenir. Biz bedensel yorgunluğumuzu atarken, ruhsal yalnızlığımızı derinleştiriyoruz. Konforumuzu korumak adına, gelecekteki sığınağımızı yıkıyoruz.

Bugün, bu bölümü kapatırken, sizden o planladığınız tatilleri iptal etmenizi, biletleri yakmanızı falan istemiyorum elbette. Sadece, neyi inşa ettiğimizin farkında olalım istiyorum. Bu bayram, o konforlu fanusumuzdan bir anlığına da olsa dışarı uzanmayı deneyelim. O kopyala-yapıştır mesajlardan birini silin. Gerçekten arayın. Sadece sesini duymak için, "nasılsın" demek için... Belki tatildesiniz, gidemiyorsunuz ama en azından o görünmez bağın tamamen kopmasına izin vermeyin. Zahmet edin. Çünkü bugün o bir dakikalık konuşmaya edeceğiniz zahmet, yarın yaşayacağınız o derin sessizliğin panzehiri olacak.

Kendi geleceğinize, o kaçınılmaz yarınlarınıza yatırım yapın. Bugün kendi isteğinizle kucakladığınız o yalnızlığın, yarın size sarılacak kimse bırakmayacağını unutmayın. Sevdiklerinizin, ve bizzat kendi geleceğinizin kıymetini bilin.

Görüşmek üzere.