Merhaba. Ben Erdem...
İnsan, unutan varlıktır derler. Modern zamanların o ışıklı vitrinleri, hiç susmayan bildirim sesleri ve her köşe başında bizi çağıran "tüket" emirleri arasında biz en çok neyi unuttuk biliyor musunuz? Acizliğimizi. Ve "yokluğu".
Markete girdiğimizde her rafın dolu olmasına o kadar alıştık ki, bir şeyi istediğimiz anda ona ulaşmayı bir hak, hatta bir zorunluluk sanmaya başladık. "Ben muktedirim, param var, gücüm var, canım istiyorsa alırım" diyen o koca egomuz, bizi şişirdi, şişirdi... İşte tam bu noktada, kadim bir gelenek, bir ruh terbiyesi kapıyı çalıyor ve o şişkin egoya zarif bir iğne batırıyor. Ramazan geliyor.
Bugün burada ilahiyat tartışmayacağız. Fetvalar, kurallar, "sakız orucu bozar mı" gibi sığ sulara girmeyeceğiz. Biz bugün, meselenin felsefesine, o boş midenin aslında ruhu nasıl doyurduğuna bakacağız. İnancınız ne olursa olsun, ya da olmasın; bu coğrafyada pişen o manevi atmosferin, insan denen o karmaşık varlığa neler fısıldadığına kulak vereceğiz.
Oruç nedir? Sadece belli saatler arasında yememek, içmemek midir? Hayır. Bu çok basit bir tanım olurdu. Oruç, modern insanın en büyük hastalığı olan "hız ve haz" bağımlılığına karşı devrimci bir duruştur. Bize diyor ki; "Dur." "Şu su, şu an senin elinin altında olabilir. Ama içmeyeceksin." "Şu sofra kurulu olabilir. Ama bekleyeceksin."
Neden? Seni cezalandırmak için mi? Hayır. Sana, aslında o nimetlerin "sahibi" olmadığını, sadece "misafiri" olduğunu hatırlatmak için. Bize diyor ki; "Sen sadece bir bedenden, bir mideden ibaret değilsin. Sen, dürtülerine 'Hayır' diyebildiğin kadar insansın."
Düşünün... Sabah kahvesi içmeden "aylamayan", sigara içmeden sinir küpüne dönen, acıkınca gözü dönen bizler... Bir anda, görünmez bir niyetle, demir gibi bir iradeye kavuşuyoruz. Demek ki mesele biyolojik bir "ihtiyaç" değilmiş, mesele zihinsel bir "tercih"miş. İşte orucun birinci ve en büyük hediyesi budur: İrade. Kendi biyolojisine meydan okuyabilen tek canlı insandır. Hayvan acıkınca yer. İnsan ise bekler. Ve o bekleyiş, bizi insan kılar.
Ve o bekleme anı... Toplumsal uyum dediğimiz şey, belki de o iftar sofrasının başındaki son beş dakikada gizlidir. Hiç dikkat ettiniz mi o sessizliğe? Şehir yavaşlar. Trafik durur. Sofralarda tabaklar hazırdır. Su bardakları buğulanmıştır. O an, o sofranın başında kimin oturduğunun önemi kalmaz. Zengin, fakir, patron, işçi, amir, memur... Statüler erir, unvanlar buharlaşır. O an herkes eşittir. O an herkes, aynı "yokluğun" karşısında boyun eğmiştir. Açlık, dünyadaki en büyük eşitleyicidir.
Biz birbirimizi anlamayı, empati kurmayı kitaplardan öğrenemeyiz dostlarım. "Açın halinden anlamak" diye bir deyimimiz var. Bunu okuyarak anlayamazsınız. Belgesel izleyerek anlayamazsınız. Ancak mideniz guruldadığında, başınız hafifçe döndüğünde, kan şekeriniz düştüğünde anlarsınız. Oruç, ötekinin acısını, kendi bedeninizde simüle etmektir. Bir nevi "uygulamalı vicdan eğitimi"dir. Sokakta gördüğünüz, belki yüzüne bakmadan geçtiğiniz o ihtiyaç sahibinin neler hissettiğini, saatlerce susuz kaldığınızda iliklerinizde hissedersiniz. İşte o zaman, o yardım kolisi bir "lütuf" olmaktan çıkar, bir "kardeşlik borcu"na dönüşür.
Ama burada ince bir çizgi var. Çok hassas, çok kırılgan bir çizgi. Bu ritüel, bu ibadet; bir gösterişe, bir dayatmaya ya da bir öfke nöbetine dönüşmemeli. Bazen "Niyetliyim, bana dokunmayın, sinirliyim" diyenleri görüyoruz. Hayır. Oruç, sadece mideyi aç bırakmak değildir. Oruç; dile, göze, öfkeye, kibre de "perhiz" yaptırmaktır. Eğer açlığınız, etrafınızdaki insanları kırıp dökmenize, trafikte terör estirmenize bir "mazeret" oluyorsa; üzgünüm ama siz sadece aç kalmışsınız demektir, oruç tutmuş sayılmazsınız. Gerçek irade, o açlığa rağmen gülümseyebilmekte, o gerginliğe rağmen nazik kalabilmektedir.
Ve saygı... Önümüzdeki bölümlerde, belki haftaya, toplumsal yaşamın en önemli sigortalarından biri olan "Laiklik" kavramını konuşacağız. Yani herkesin inancını veya inançsızlığını özgürce yaşayabildiği o zemini. İşte bu saygının temeli de, bu sofralarda atılır. Oruç tutan birinin iradesine duyulan saygı ile, tutmayan birinin yaşam tarzına duyulan saygı, aynı terazinin kefeleridir. Kimse kimsenin bekçisi değildir. İbadet, kul ile yaradan arasındaki o mahrem alandır, o gizli bahçedir. Oraya üçüncü şahıslar, kameralar, "kim tutuyor kim tutmuyor" çetelesi tutanlar giremez. Girmemeli. Eğer inanç bir "gönül işi" ise, zorlamanın olduğu yerde gönül kapısı kapanır. Sofralarımızı birleştirirken, kalplerimizi ayırmayalım.
Bedenin arınması demiştik... Tıbbi olarak da, ruhsal olarak da bir "fabrika ayarlarına dönüş" fırsatıdır bu. Yıl boyu durmadan çalışan o sindirim sistemi, o metabolizma bir "es" verir. "Beni biraz rahat bırak" der. Zihinsel olarak da bir detokstur bu. Sürekli tüketmek, sürekli yutmak, sürekli biriktirmek zorunda olmadığımızı hatırlarız. Azla yetinmenin o hafifliğini tadarız. Tabii eğer iftar sofralarını birer "israf şölenine" dönüştürmezsek... Bütün gün aç kalıp, akşam olunca kıtlıktan çıkmışçasına saldırmak, o bütün günkü terbiyeyi bir anda çöpe atmak değil midir? Sadelik... İnancın da, estetiğin de, sağlığın da özü sadeliktedir.
Bu Ramazan, kendinize bir iyilik yapın. Sadece midenizi değil, ruhunuzu da dinlendirin. Dedikodudan, kötü sözden, negatif düşünceden, yargılamaktan, ötekileştirmekten de uzak durun ki tam kapsamlı bir oruca ulaşma şansınız olsun... Ve o iftar vaktindeki sessizliği dinleyin. O sessizlikte, insanlığın ortak vicdanını duyacaksınız. Açlığın o bilge sesini duyacaksınız.
Belki de en önemlisi; Bu ayın sonunda, sadece kilo vermiş bir bedenle değil; başkalarının hakkına, hukukuna, yaşam tarzına daha saygılı, iradesi çelikleşmiş ama kalbi yumuşamış bir ruhla bayrama ulaşmaktır amaç.
Sofranız bereketli, ama en önemlisi gönlünüz ferah olsun. Bir sonraki bölümde, birbirimizin yaşam alanlarına duyduğumuz saygının teminatı olan o hayati kavramı, Laikliği konuşacağız. O zamana kadar, hem bedeninize hem de ruhunuza iyi bakın.
Görüşmek üzere.
