Erdem: Merhaba. Ben Erdem...
Bugün zamanın, mekanın ve bize öğretilen her şeyin biraz dışına çıkıyoruz. Hiç düşündünüz mü? Bugün uğruna kavgalar ettiğimiz, "kesinlikle doğru" ya da "tartışmasız yanlış" dediğimiz şeyler... Ya sadece üzerinde sessizce uzlaşılmış birer yanılgıysa?
Doğru ve yanlış... Yüzyıllar içinde değişen, coğrafyadan coğrafyaya farklılık gösteren, toplumların işine geldiği gibi eğip büktüğü bir kabullenişler silsilesi ise... O zaman "gerçek" nedir? Gerçek, o çoğunluğun parmak kaldırdığı yerde midir? Yoksa herkesin arkasını döndüğü o ıssız köşede mi?
Bu soruyu kendi kendime sormaktan, o dipsiz kuyunun kenarında tek başıma durmaktan yoruldum. O yüzden bugün, bu soruyu tarihte belki de en yüksek sesle sormuş birini... Atina sokaklarının o yorulmak bilmez bilge sineğini buraya davet ettim. Doğruları sorguladığı için, toplumun konfor alanını bozduğu için bedelini baldıran zehiri içerek ödemiş bir ruhu...
Sokrat. Sokrat, duyabiliyor musun beni?
Sokrat: Duyuyorum Erdem... Atina'nın o güneşli, gürültülü agorasından, sizin bu dijital, zamansız agoranıza gelmek garip bir his. Sorunu da duydum. Çok tehlikeli bir kapıyı aralıyorsun. Gerçek nedir...
Erdem: Tehlikeli mi? Biz modern dünyada her şeyi bildiğimizi sanıyoruz Sokrat. Elimizde internet var, bütün ansiklopediler, bütün bilgiler cebimizde. Ama ilginçtir ki, doğru ile yanlışı ayırmakta hiç bu kadar zorlanmamıştık. Çoğunluğun "doğru" dediği şey, gerçekten doğru mudur?
Sokrat: Bilgiye sahip olmakla, bilge olmak arasındaki o ince çizgiyi kaybetmişsiniz Erdem. Çoğunluk... Çoğunluk dediğin şey, genelde sadece aynı yöne bakan, birbirini taklit eden bir kalabalıktır. Eğer o kalabalık karanlık bir mağarada, sadece duvardaki gölgelere bakıyorsa... o gölgelere "gerçek" diyecektir. Sen bana o duvardaki gölgeleri mi soruyorsun, yoksa mağaranın dışındaki güneşi mi?
Erdem: İşte tam olarak bunu soruyorum... Bizim doğrularımız, gölgelerden mi ibaret? Mesela yüzyıllar önce kölelik "doğru" bir şeydi, hukuka uygundu. O devrin insanları bunu kabullenmişti. Bugün ise en büyük insanlık suçu diyoruz. Demek ki doğru dediğimiz şey, sadece o devrin insanlarının kendi aralarında yaptığı gizli bir sözleşme. Bir kabulleniş... Peki ama o güneş nerede? Asıl gerçek nerede?
Sokrat: Çok güzel... Kendi cevabına doğru yürümeye başlıyorsun Erdem. Doğru ve yanlış, insanların bir arada yaşayabilmek, kaos çıkmasını engellemek için uydurduğu kurallardır. Tıpkı bir tiyatro oyununun kuralları gibi. Ama oyunun kuralları, hayatın ta kendisi değildir. İnsan, toplumun ona diktiği o elbiseyi, kendi derisi sanma gafletine düşer. Gerçek, o elbisenin altındaki çıplaklıktır.
Erdem: Peki o çıplaklığa, o saf gerçeğe nasıl ulaşacağız? Herkesin kendi doğrusunu bağıra bağıra dayattığı bir dünyada, biz hangi pusulaya güveneceğiz?
Sokrat: Hiç kimsenin pusulasına... En başta da benimkine güvenmeyeceksin. Gerçeğe giden yol, kesin cevaplardan değil, bitmeyen sorulardan geçer Erdem. Bildiğin her şeyi, sana "doğru" diye ezberletilen her kalıbı bir kenara bırakmalısın. Benim tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir. Bu, bir cehalet itirafı değil; zihni temizleme, kibrin yükünden kurtulma sanatıdır. Kendi cehaletini kabul etmeyen, "ben zaten biliyorum" diyen bir insan, gerçeği görebilir mi? Ağzına kadar dolu bir kadehe, taze şarap doldurabilir misin?
Erdem: Yani "gerçek" dediğimiz şey, varılacak bir hedef, ulaşıp oturulacak bir menzil değil... Sadece yürünecek bir yol mu? Ama insan zihni belirsizliğe tahammül edemez Sokrat. Bir şeye inanmak, sağlam bir yere tutunmak isteriz. Bize tutunacak bir "doğru" lazım. Yoksa o kabullenişler silsilesinin dışına çıkarsak, boşluğa düşeriz...
Sokrat: O boşluk dediğin yer, aslında özgürlüğün ta kendisidir. İnsanlar o boşluktan, o belirsizlikten korktukları için kendilerine sahte putlar, sahte doğrular yaratırlar. Sonra da kendi yarattıkları o putlara taparlar. Benim zamanımda bu putlar taştan ve mermerdendi. Sizin çağınızda ise; ideolojilerden, takipçi sayılarından, onaylanma arzularından ya da banka hesaplarından yapılıyor. Onlara tutunarak güvende olduğunuzu sanıyorsunuz. Oysa sadece kendi inşa ettiğiniz bir hapishanenin içinde konfor arıyorsunuz.
Erdem: Söylediklerin çok ağır Sokrat... Ve çok tanıdık. Haklısın, kendi ellerimizle yarattığımız kavramların kölesi olduk. Başarılı olmak, güç sahibi olmak, statü kazanmak... Bunların hepsi toplumun, o kalabalığın bize dayattığı "doğrular". Ve biz o kadar yorgunuz ki, ömrümüzü bize ait olmayan bu doğruların peşinde koşarak harcıyoruz. Peki asıl gerçeği aramaya nereden başlayacağız? İçimize mi döneceğiz?
Sokrat: Evet... Dışarıdaki o sağır edici gürültüyü kapatıp, içindeki o sessizliğe döneceksin. Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez Erdem. Bir kabullenişi, sırf annen baban kabul etti diye, sırf çoğunluk inanıyor diye doğru saymak, kendi aklına ve ruhuna ihanettir. Gerçek, dışarıda bir yerlerde altın bir tepside sunulmayacak sana. Gerçek, o kalıpları kırdığında, ezberlerini bozduğunda ve kendine "Neden?" diye sorduğunda hissettiğin o tatlı acıda gizlidir.
Erdem: Acı... Gerçeğin acıttığı doğru. Çünkü konforumuzu bozuyor. Alıştığımız, sığındığımız o sıcak, o güvenli yalanlardan koparıyor bizi. İnsan gerçeği ararken yalnızlaşıyor Sokrat. Aynen senin Atina sokaklarında, sorularınla yalnız kaldığın gibi... Seni ölüme götüren şey de, o soruların toplumun konforunu ve ezberlerini bozmasıydı, değil mi?
Sokrat: Baldıran zehiri, ruhu uyutan yalanlardan çok daha az acı verir Erdem. Beden ölür, toprağa karışır... Ama korkusuzca sorulan bir soru, işte binlerce yıl sonra senin bu dijital odanda yankılanmaya devam eder. Yalnızlıktan korkma. Hakikatin yalnızlığı, kalabalıkların o sahte ve gürültülü neşesinden çok daha onurludur. Şimdi o sessizliğe geri dönmem gerek... Ama giderken sana bir vasiyet; cevaplara aşık olma. Sorularla dost ol.
Erdem: Teşekkür ederim Sokrat... O güzel sorularınla burada, zihnimizin bir köşesinde kalmaya devam edeceksin.
... Gitti...
Doğru ve yanlış... Üzerinde uzlaşılmış birer kabullenişler silsilesi. Bize küçükken öğretilen, büyüdükçe soğuk bir zırh gibi üzerimize giydiğimiz, sonra da o zırhın içinde nefes alamaz hale geldiğimiz yanılsamalar.
Belki de gerçek, o zırhı yavaşça çıkardığımızda hissettiğimiz üşüme duygusudur. Belki de gerçek, hiçbir zaman tam olarak avuçlarımızın içine alamayacağımız, ama o dipsiz kuyuda onu ararken "insan" olduğumuz bir serüvendir.
Bugün... hazır zaman da biraz yavaşlamışken, kendinize bir iyilik yapın. Hayatta en inandığınız, en sıkı sıkıya tutunduğunuz o en büyük "doğru"nuzu karşınıza alın. Ve ona usulca, fısıldayarak sorun...
"Sen gerçekten benim doğrum musun? Yoksa başkalarının bana zorla giydirdiği ağır bir elbise misin?"
Cevap sizi biraz üşütebilir. Ama unutmayın, sadece uyanık olanlar üşür. Uyuyanlar, yalanların o sıcak yorganı altında rüya görmeye devam eder.
Derin bir nefes alın... Üşümekten korkmayın. Aramaya devam edin.
Görüşmek üzere.