12 Şubat 2026 Perşembe

ERDEMLİ SOHBETLER 13 - Vezir Maskeli Piyonlar



Merhaba. Ben Erdem.

Geçen hafta, o ışıltılı avizelerin altında, herkesin birbirine gülümsediği ama kimsenin kimseyi gerçekten görmediği o "Maskeli Balo"daydık. Hatırladınız mı? O gürültülü sessizlikleri, o "mış gibi" yapmaların yorgunluğunu konuşmuştuk. Maskelerin ağırlığı yüzümüzü o kadar yormuştu ki, belki de aynaya bakmaya korkar olmuştuk.

Bugün... Bugün o balo salonunun kapılarını kapatıyoruz. Müziğin sustuğu, ışıkların daha loş, daha odaklı olduğu, zeminin ise siyah ve beyaz karelerle döşendiği bambaşka bir odaya geçiyoruz. Burası sessizdir. Burası soğuktur. Burası, hesap kitap gerektirir. Önümüzde 64 karelik bir dünya var: Satranç Tahtası.

Bugün bu tahtada fillerin çapraz koşularını, kalelerin o dimdik duruşunu ya da atların o kurnaz L çizişlerini bir kenara bırakalım. Bugün gözümüzü tahtanın en önüne, en kalabalık ama en savunmasız hattına dikelim. Konumuz: Piyonlar. Ve daha da önemlisi; o piyonları süren ellerin "strateji" sandığı o büyük körlük.

Satrancı bilirsiniz... İnsanoğlunun icat ettiği belki de en zalim ve en adil oyundur. Zalimdir, çünkü hatayı affetmez. Adildir, çünkü şans faktörü sıfırdır. Zar atmazsınız, kart çekmezsiniz. Her şey, aklınızın ve öngörünüzün sınırları kadardır. Gerçek bir satranç ustası, bir "Grandmaster", elini bir taşa uzatmadan önce, o hamlenin 5, 10, hatta 20 hamle sonrasını zihninde canlandırır. "Ben bunu oynarsam o ne yapar? O onu yaparsa ben neyle karşılık veririm? Vezirimi feda edersem, üç hamle sonra mat edebilir miyim?"

Bu, "Basiret"tir. Bu, zamanın ötesini görebilme sanatıdır. Geleceği, bugünden inşa etme yeteneğidir.

Peki, şimdi gözlerimizi o tahtadan kaldıralım ve gerçek dünyaya, siyasete, ülke yönetimine, şirketlere, o "büyük oyunlara" bakalım. Ne görüyorsunuz? O büyük ustaların derin sessizliğini mi? Yoksa bir panayır yerinin gürültülü kaosunu mu?

Benim gördüğüm şu: Maalesef bizde oyun, "5 hamle sonrasını düşünmek" üzerine değil, "bu hamleyi yapayım da, sonrasına bakarız" mantığı üzerine kurulu. Buna "Çalakalem Siyaset" diyoruz. Günü kurtarmak... O anki yangına bir bardak su dökmek ama yangının kaynağındaki gaz vanasını kapatmayı akıl edememek. Veya akıl etse bile, o vanayı kapatmanın "bugün" alkış getirmeyeceğini bildiği için, yarına daha büyük bir patlama bırakmak pahasına o suyu dökmeye devam etmek.

Bir piyon düşünün. Satrançta piyonun trajik ama umutlu bir kaderi vardır. Asla geri dönemez. Adımları küçüktür ama hedefi büyüktür. Tahtanın en son karesine, o "vadedilmiş topraklara" ulaşmak ister. Çünkü kural der ki; "Eğer bir piyon, onca tehlikeyi aşıp, ateş çemberinden geçip son kareye varabilirse, vezir olur." Vezir... Tahtanın en kudretlisi.

Kulağa muazzam bir başarı hikayesi gibi geliyor değil mi? "Tırnaklarıyla kazıyarak zirveye çıkmak." Ama gerçek hayatta, özellikle liyakatin "tanıdık" ile yer değiştirdiği o puslu koridorlarda, işler böyle yürümüyor.

Soru şu: O piyon, o son kareye kendi zekasıyla, kendi stratejisiyle mi vardı? Yoksa "görünmez bir el", tahtadaki diğer taşları onun önünden çekip, engelleri kaldırıp, onu o kareye nazikçe "yerleştirdi" mi? İşte meselenin düğümlendiği yer burasıdır.

Birilerinin inisiyatifiyle, birilerinin "oluruyla", birilerinin "parlatmasıyla" makamlara getirilenler... Sizce o son kareye vardıklarında gerçekten vezir olabilirler mi? Görünürde evet. Altlarında makam araçları, kapılarında bekleyenler, iki dudaklarının arasında emir bekleyen kalabalıklar... Ama ruhen? Ruhu hala o ilk karedeki piyon kadar tutsaktır.

Çünkü bilir ki; onu oraya koyan el, onu oradan almayı da bilir. Bu, korkunç bir "minnet esareti"dir. Atanmış vezirlerin, yani birilerinin "projesi" olarak oraya gelenlerin en büyük korkusu, yanlış hamle yapmak değil, efendilerini gücendirmektir. Kendi vicdanlarının, kendi akıllarının sesini duymazdan gelirler. Çünkü o sesi duyarlarsa, ödemeleri gereken diyet, sahip oldukları koltuktan daha ağırdır.

Ve burada asıl tehlike başlar: Öngörüsüzlük.

Siz, kendi aklıyla hareket etmeyen, sadece "yukarıdan" gelen işareti bekleyen bir vezirle oyun kurmaya çalışırsanız, o oyunun sonu hüsrandır. Çünkü siyaset, hayat, ekonomi... Bunlar statik değildir. Canlıdır, değişkendir. Karşı taraf hamle yaptığında, sizin o "atanmış veziriniz" dönüp sahibine bakmak zorundadır: "Efendim, şimdi ne yapayım?" O cevap gelene kadar, atı alan Üsküdar'ı geçer. Mat olursunuz. Haberiniz bile olmaz.

Bugün bütün dünyada yaşanan krizlerin, o çözülemeyen düğümlerin temelinde bu yatmıyor mu? Uzun vadeli, 10 yıllık, 20 yıllık planlar yapmak yerine; "Yarınki manşet ne olacak?", "Bu akşamki ankette ne çıkacak?" telaşıyla yapılan hamleler... Bir kanun çıkarılıyor, üç ay sonra "Pardon, yanlış olmuş" denip değiştiriliyor. Bir ekonomik model deneniyor, altı ay sonra tam tersine dönülüyor. Eğitim sistemi, her bakanla birlikte yap-boz tahtasına dönüyor. Neden? Çünkü tahtanın başında bir "Grandmaster" zekası değil, vizyonsuz bir oyuncunun telaşı var. "Şunu şuraya çeksem ne olur? Aman kale gitti! O zaman fili şuraya koyayım. Eyvah, şah tehdit altında!"

Bu kaosun içinde, o piyonların vezir olması neyi değiştirir ki? Tahta yanıyor. Zemin kayıyor.

Bir piyon, vezir olduğunda karakteri değişir mi demiştik... Aslında değişmez. Sadece "büyür." Piyonken korkaksa, vezir olduğunda "zorba" olur. Piyonken hesapçıysa, vezir olduğunda "kurnaz" olur. Piyonken liyakatsizse, vezir olduğunda "yıkıcı" olur. Çünkü güç, karakteri değiştirmez; güç, karakteri aşikar eder. Maskeyi düşürür.

Eğer bir insan, o piyonluktan vezirliğe giden yolu, kendi alın teriyle, okuyarak, çalışarak, "Hayır" demeyi öğrenerek, bedel ödeyerek yürüdüyse; o koltuğa oturduğunda ceketini iliklemez. Cübbesinin düğmesi yoktur çünkü. Adaletin ve aklın önünde eğilir sadece.

Ama bir asansörle, bir torpille, bir "bizim oğlan" kontenjanıyla o tepeye konduysa... O kişi, vezir kıyafeti giymiş bir piyondur. Ve inanın bana, satranç tahtasında en tehlikeli taş, ne kaledir ne de at... En tehlikeli taş, yetkileri vezir kadar geniş, ama vizyonu piyon kadar dar olan o "uyduruk" figürlerdir. Çünkü nereye saldıracağını, kimi ezeceğini, neyi yıkacağını kestiremezsiniz. Kendisi de bilmez. Sadece "sürülür".

Peki biz? Biz bu oyunun neresindeyiz? Tribünde izleyici miyiz? Yoksa o tahtada "feda edilmeyi" bekleyen diğer piyonlar mıyız?

Belki de yapmamız gereken, oyunu izlemeyi bırakıp, oyuncudan "basiret" talep etmektir. "Bana bugünü kurtarma, bana yarını anlat" demektir. "Bana hamaset yapma, bana 5 hamle sonrasını göster" demektir.

Ve en önemlisi... Kendi hayatımızda, kendi küçük tahtamızda hangi karede durduğumuza bakmaktır. Başkalarının omuzlarında yükselen bir vezir olmaktansa; kendi ayakları üzerinde duran, kendi aklıyla hamle yapan onurlu bir piyon olmak... Belki de asıl "Şah-Mat" budur.

Unutmayın; oyun bittiğinde şahlar da piyonlar da aynı kutuya konur. Ama o kutuya girerken, "Ben bu oyunu kendi aklımla, kendi onurumla oynadım" diyebilmek... İşte geriye kalan tek gerçek zafer budur.

Aklınızın ve vicdanınızın hamleleri bol olsun. 

Görüşmek üzere.