Dünyaya gözlerimizi açtığımızda gördüğümüz ilk yüz... Duyduğumuz ilk ses... Hayat denilen bu karmaşık, bu gürültülü ve bazen fırtınalı serüvene başlarken, sığındığımız o ilk liman. Sadece biyolojik bir başlangıçtan bahsetmiyorum. Bir ruhun, bir başka ruhla kurduğu o ilk, o en derin ve sarsılmaz bağdan bahsediyorum.
Merhaba. Ben Erdem...
Bugün takvimler bize Anneler Günü'nü hatırlatıyor. Çiçeklerin alındığı, güzel sözlerin söylendiği, koskoca bir emeğin senede bir güne sığdırılmaya çalışıldığı o özel gün... Ama biz bugün, meselenin o vitrin kısmını, o tüketim telaşını bir kenara bırakalım. Sizinle biraz daha derine, bir insanın inşasına, bir karakterin temel atma törenine inelim.
Söze başlarken hemen bir şerh düşelim, bir hakkı teslim edelim. Bir çocuğun yetişmesinde, o binanın sağlam durmasında baba figürü, anne kadar hayati, anne kadar değerlidir. Aile, iki ana sütun üzerinde yükselir; biri eksikse o çatı çöker, rüzgar içeri girer. Bizim bugün anneliği konuşmamızın sebebi, ona toplumun yüzyıllardır biçtiği o dar "ev işleri yapan, çilekeş kadın" rolünü övmek değil. Hayır. Biz bugün anneliği, bir çocuğun ahlaki pusulasını kalibre eden o ilk ve en güçlü manyetik alan olarak konuşacağız.
Çocuk, kelimelerden çok eylemleri okuyan, sessiz ama kusursuz bir gözlemcidir. Sizin ona "Dürüst ol, adil ol, merhametli ol" diye uzun uzun nutuklar çekmeniz, rüzgara karşı fısıldamak gibidir. O, sizin ne dediğinize değil, ne yaptığınıza bakar.
Bir anne, merhameti çocuğuna saatlerce ders vererek değil; sokaktaki yaralı bir canlıya nasıl yaklaştığıyla, zor durumdaki bir insana nasıl kapı açtığıyla öğretir. Adaleti, ev içindeki o küçük anlaşmazlıkları çözerken takındığı eşitlikçi tavırla gösterir. Çocuğun ahlak evreni, annesinin mutfakta, salonda, sokakta sergilediği o sessiz duruşla şekillenir. Anneler, bir neslin sadece bedenlerini değil, vicdanlarını da doğururlar.
Büyüdüğümüzde, kendi ayaklarımız üzerinde durduğumuzda bile, iç sesimiz çoğu zaman annemizin sesidir. Hayatın zorlu kavşaklarında, ahlaki bir ikilemde kaldığımızda, doğruyu seçmemizi fısıldayan o içgüdü, aslında yıllar önce bize o şefkatli ellerle dokunan annemizin mirasıdır.
Ve fedakârlık... Bu kelimeyi çok seviyor, çok yüceltiyoruz toplum olarak. Ama fedakârlık, annenin kendini tamamen yok etmesi, kendi hayallerinden vazgeçerek evladının arkasında silik bir gölgeye dönüşmesi demek değildir. Aksine, erdemli bir nesil yetiştirmek isteyen anne, önce kendi ruhunu, kendi zihnini güçlü tutmalıdır.
Kendi ayakları üzerinde sağlam duran, hayatın zorlukları karşısında sükunetini koruyabilen bir anne, çocuğuna verilebilecek en büyük derstir. Hayatın kontrol edemediğimiz o beklenmedik fırtınalarında sızlanmak, pes etmek yerine, "Şimdi ne yapabiliriz?" diyebilen o dirayetli duruş, çocuğun zihnine bir ömür boyu silinmeyecek bir direnç tohumu eker. Bu, kelimenin tam anlamıyla eyleme dökülmüş bir bilgeliktir. Çocuğa, değiştiremeyeceği şeyleri kabullenmeyi ve değiştirebileceği şeyler için cesaretle adım atmayı öğretir.
Asıl fedakârlık; kendi zamanından, kendi sabrından vererek, pırıl pırıl, düşünen, sorgulayan, vicdanlı bir birey inşa etme çabasıdır. Ütülenmiş kusursuz kıyafetlerden veya her gün kurulan mükemmel sofralardan çok daha kalıcı olan eser, o anlayışlı iletişimin ta kendisidir.
Bir ülkenin geleceğini merak ediyorsanız, ekonomisine ya da binalarına değil; o ülkenin annelerinin çocuklarıyla nasıl konuştuğuna, onlara dünyayı nasıl anlattığına bakın. O fısıltılar, yarının gürültüsünü bastıracak olan asıl melodidir.
Eğer bugün şefkatli, adil ve ilkeli bir insansanız; dönüp o ilk öğretmeninize, o ilk aynanıza bir teşekkür edin. Belki bir çiçekle, belki sadece içten bir sarılmayla... Ya da artık hayatta değilse, onun size öğrettiği bir erdemi, bugün bir başkasına göstererek...
Adaletin, sükunetin ve şefkatin ilk terazisini kalbimize yerleştiren tüm annelerin günü kutlu olsun.
Görüşmek üzere.