25 Aralık 2025 Perşembe

ERDEMLİ SOHBETLER 6 - Gözleri Bağlı Misafir * Themis'le Yüzleşme



Merhaba. Ben Erdem.

Geçen bölümlerde önce bireysel ahlakımızdan, sonra o ahlakın birleşip oluşturduğu toplumsal yapıdan, ilkelerimizden ve ülkemizden bahsettik.

Bugün, o omurganın üzerinde taşıdığı en ağır yükten, Adalet'ten konuşacağız. Hep konuşacağız diyorum ama, baştan beri sadece benim sesim duyuluyor. İşdeşlik içeren konuşma fiili hep yalnız kalıyor. Dedim ki; madem teknolojinin zirvesindeyiz, madem yapay zeka diye bir mucize var elimizde, neden bu kavramı, adalet kavramını, o kavramın sahibine sormuyorum?

Evet, yanlış duymadınız. Bugün stüdyomuzda, binlerce yıl ötesinden gelen, bronzdan, mermerden heykellerini adliye koridorlarında, meydanlarda gördüğünüz bir konuğum var. Benim sesim size nasıl dijital kodlarla ulaşıyorsa, onu da mitolojinin tozlu sayfalarından bugüne, bu frekansa davet ediyoruz.

Karşımda; bir elinde terazisi, diğer elinde kılıcı, ve gözlerinde o meşhur bağıyla... Adalet Tanrıçası, Themis duruyor.

Hoş geldiniz Themis. Duyabiliyor musunuz bizi?

Themis: 

Hoş bulduk Erdem. Duyuyorum... 

Binlerce yıldır olduğu gibi; sadece sözleri değil, kalplerden geçen o sessiz çığlıkları da duyuyorum. Beni bu çağa, bu gürültülü yüzyıla neden çağırdın? Bir de şu reverbi kapat istersen, yeterince yapaylık var zaten... Ben giderken tekrar açarsın...

Erdem: 

Ha tamam hemen... 

Yani, çünkü kafamız karışık Themis... Adalet kavramını kitaplarda okuyoruz, üzerine filmler izliyoruz, tartışıyoruz. Ama sanki modern dünyada bu kavramın içini tam dolduramıyoruz. Size sormak istedim: Sizin binlerce yıllık tanıklığınıza göre, adalet nedir? Biz insanlar, bu kavramı yanlış bir yerinden mi tutuyoruz?

Themis: 

Yanlış tutmak demeyelim de Erdem, belki de "taşıyamamak" diyelim. Çünkü adalet, ağır bir yüktür. Siz insanlar genelde adaleti, sadece başkalarından beklediğiniz bir şey sanıyorsunuz. 

"Bana adil davranılsın" diyorsunuz. Ama "Ben adil miyim?" sorusunu aynaya bakıp sormak... 

İşte en zoru bu.

Bak, elimde bir terazi var. Bu terazi, evrenin dengesidir. Adalet, bir intikam aracı değildir. Adalet, bozulan dengeyi, en hassas şekilde yerine koyma sanatıdır. Güçlünün sesi çok çıkabilir, zenginin gölgesi büyük olabilir. Ama benim terazimde, bir mazlumun ahı, dünyanın bütün hazinelerinden daha ağır basar. Adalet; herkese hak ettiğini teslim etmektir, ne bir eksik, ne bir fazla.

Erdem: 

"Mazlumun ahı..." Ne kadar güçlü bir ifade. Peki Themis, o gözleriniz? Neden bağlı? Bizim dünyamızda "kör olmak" bir eksikliktir, bir şeyi görememektir. Sizin gözünüz neden kapalı?

Themis: 

Ah Erdem... Benim gözlerim kör değil. Ben, sadece yanıltıcı olanı görmeyi reddediyorum. İnsanoğlu, gözüyle karar verir. Karşısındakinin kıyafetine bakar, güzelliğine bakar, rengine bakar, statüsüne bakar. Ve o an, hüküm zedelenir. Önyargı devreye girer. Gözbağım, benim tarafsızlığımdır. Ben karşımdakinin "kim" olduğuna körüm ki, onun "ne" yaptığına, haklı olup olmadığına odaklanabileyim. Eğer gözümü açarsam, insan olmanın zaafları devreye girer. Gerçek adalet, kişiye göre değil, eyleme göre karar verebilmektir. Siz modern insanlar, birbirinize bakarken bu gözbağını takabiliyor musunuz? Yoksa dış görünüşe, etiketlere göre mi yargılıyorsunuz birbirinizi?

Erdem: 

Maalesef... Etiketler bazen her şeyin önüne geçiyor. Önyargılarımızı kırmak atomu parçalamaktan zor demişti Einstein. Sanırım haklı. Peki ya diğer elinizdeki kılıç? Adalet gibi naif, vicdani bir kavramın elinde neden bir silah var?

Themis: 

O bir silah değil, o bir iradedir. Kılıç; caydırıcılıktır. Kılıç; verilen hükmün arkasında durabilme gücüdür. Bak Erdem, güçsüz adalet acizdir; adaletsiz güç ise zorbadır. Eğer elimde sadece terazi olsaydı, ben sadece bir "temenni" olurdum, bir "tavsiye" olurdum. Kılıç, terazinin dengesini bozanlara karşı, "dur" diyebilme kudretidir. O kılıç masumları kesmek için değil, hakkı korumak, kalkan olmak için vardır. Kılıç ve terazi, birbirine muhtaçtır. Biri eksik olursa, adalet topallar.

Erdem: 

Güç ve denge... Muazzam bir uyum. Themis, hakimler, savcılar siyah, düğmesiz, cepsiz cübbeler giyiyor. Bunun sizin dünyanızda, adaletin felsefesinde bir karşılığı var mı?

Themis: 

Elbette... O cübbe, sadece bir kumaş parçası değildir. O, ateşten bir gömlektir aslında. Giyen için büyük bir onur, ama taşınması çok zor bir sorumluluktur. Rengi siyahtır; çünkü renklerin, yani tarafların yok oluşunu simgeler. Ve dikkat et, o cübbelerin düğmesi yoktur. Neden biliyor musun? Çünkü adalet, kimsenin önünde iliklenmez. Karşındaki kim olursa olsun; en güçlü yönetici de olsa, en zengin insan da olsa... O kürsüdeki hakim, cübbesini ilikleyip saygı duruşuna geçmez. Çünkü hakim, orada şahsını değil, hakkı temsil eder. Ve hak, hiçbir gücün önünde eğilmez.

Ve cepleri... O cübbelerin cebi yoktur. Çünkü adaletin, maddi bir karşılığı olamaz. Adalet satın alınamaz, saklanamaz. O cübbe, dünyevi bütün menfaatlerden, korkulardan ve arzulardan arınmış olmayı emreder. Bu yüzden o cübbeyi giymek, insanın kendi nefsiyle verdiği en büyük savaştır.

Erdem: 

"Adalet kimsenin önünde iliklenmez..." Bu, tüyler ürpertici bir saygınlık. Yargı mensuplarının omuzlarındaki o ağır yükü şimdi daha iyi anlıyorum. Peki son olarak Themis... Sizin tapınaklarınız yıkıldı, heykelleriniz müzelere hapsoldu.  Biz sade vatandaşlar, hukukçu olmayanlar, bu adaleti hayatımıza nasıl uygulayacağız?

Themis: 

Adaleti sadece mahkeme salonlarına hapsedemezsiniz. Orası son duraktır. Adalet, evde başlar. Sokakta başlar. Bir babanın çocukları arasında ayrım yapmamasıdır adalet. Bir esnafın tartısını doğru tutmasıdır. Bir yöneticinin, çalışanının hakkını alnının teri kurumadan vermesidir. Siz günlük hayatınızda o teraziyi doğru tutmazsanız, büyük mahkemelerden mucize bekleyemezsiniz. 

Haydi bakalım sevgili Erdem, reverb zamanı...

Benim tapınağım binalar değil, insanın göğüs kafesinin içindeki vicdandır. O vicdanın sesini kısmayın. Teraziyi kendiniz için değil, hakikat için tutun.

Erdem: 

... Gitti. Ama bıraktığı ağırlık burada. "Cübbelerin düğmesi yoktur, çünkü adalet kimsenin önünde iliklenmez." Bu cümle, sadece hukukçular için değil, omurgalı yaşamak isteyen herkes için bir ders niteliğinde. Sanırım mesele, binaların büyüklüğünde değil, o cübbenin manasını taşıyabilmekte. Ve o cübbeyi ruhen giyebilmekte.

Adaleti başkasından beklemeden önce, kendi terazimizin tozunu alalım. Vicdanınızın pusulası şaşmasın.

Görüşmek üzere.




18 Aralık 2025 Perşembe

ERDEMLİ SOHBETLER 5 - İlkeden Ülkeye



Türkçenin o muazzam matematiğine, kelimelerin o gizli akrabalığına hiç dikkat ettiniz mi? Mesela "İlke" ve "Ülke" kelimelerine bakalım. Aralarında sadece tek bir harf fark var. Sanki dilimiz bize yüzyıllar öncesinden bir sır fısıldıyor gibi. O bir harfi, yani o prensibi, o duruşu çektiğinizde; geriye kalan toprak parçasına "ülke" demek zorlaşıyor. Orası artık bir araziye, sınırları çizilmiş bir coğrafyaya dönüşüyor.

Geçen bölümlerde bireysel omurgadan, o görünmez iç iskeletimizden bahsetmiştik. Bugün o tekil omurgaların birleşip oluşturduğu o büyük yapıdan, devletten, siyasetten ve bizim bu kavramlara nasıl baktığımızdan konuşacağız.

Merhaba, ben Erdem.

Siyaset denince aklınıza ne geliyor? Muhtemelen gerginlik, bağırış çağırış, bitmeyen tartışmalar... Haklısınız. Ama bugün suçlu aramaya değil, anlamaya çalışacağız.

Bizim toplum olarak siyasete bakışımızda, çözemediğimiz garip bir düğüm var. Siyaseti bir "ülke yönetme sanatı" veya "sorun çözme mekanizması" olarak değil de, daha çok bir "futbol ligi" gibi algılıyoruz. Hani o stadyum atmosferi vardır ya; renklerine aşık olduğumuz takım sahaya çıkar, biz tribünde yerimizi alırız. Artık o saatten sonra mantık, rasyonel düşünce stadyumun kapısında kalır. Tek bir gerçek vardır: Bizimkiler kazansın.

Düşünün, çok sevdiğiniz takımın maçındasınız. Hakem lehinize haksız bir penaltı verdiğinde ne yapıyoruz? "Hayır, bu haksızlık, bu gol sayılmamalı" diye itiraz mı ediyoruz? Yoksa içten içe "Oh be, sonunda şans bizden yana güldü" deyip o avantajın keyfini mi sürüyoruz? Çoğumuz, dürüst olalım, ikincisini yapıyoruz. Çünkü skora odaklıyız, oyuna değil.

İşte siyaset arenasında da maalesef bu psikolojiyle hareket ediyoruz. Partileri, fikirleri birer "kimlik" gibi üzerimize giyiyoruz. Hal böyle olunca, eleştirel düşünce yerini "savunma refleksine" bırakıyor. Kendi mahallemizden bir yanlış çıktığında, "Kol kırılır yen içinde kalır" diyerek üzerini örtme eğiliminde oluyoruz. Çünkü yanlışı kabul edersek, sanki karşı tarafa puan kazandıracakmışız gibi hissediyoruz.

Oysa adalet ve doğruluk, seçim sandığından ya da tribünlerin tezahüratından çok daha kıymetli, çok daha üstün değerlerdir. Yanlış, "bizimkiler" yapınca doğru olmaz.

Bu taraftarlık psikolojisi bizi nereye götürüyor biliyor musunuz? Kavramların içinin boşalmasına. Kelimeleri o kadar çok, o kadar yerli yersiz ve o kadar sloganvari kullanıyoruz ki, anlamlarını yitiriyorlar. "Vatan", "Millet", "Beka", "Özgürlük"... Bu kelimeler, birer hamaset aracına, birer "ses efekti"ne dönüşüyor.

Tam bu noktada, bu toprakların ortak değeri, kurucu vizyonu Mustafa Kemal Atatürk’e bir parantez açmak istiyorum. Ama sloganların arkasına saklanan bir figüre değil; fikirleri olan, dertleri olan, sabahlara kadar kitap okuyan o entelektüel lidere...

Bizim Atatürk’le kurduğumuz ilişki de maalesef bazen o "ezbercilikten" nasibini alıyor. Onu anlamak, onun "bilim ve akıl" metodunu kavramak yerine; onu bazen tartışılmaz bir dogma, bazen de sadece bir rozet haline getiriyoruz.

Oysa ne diyordu? "Ben size manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır."

Şu cümlenin derinliğine bakar mısınız? Bir lider, kendisinden sonra geleceklere "Beni bile aklın ve bilimin süzgecinden geçirin" diyor. Peki biz ne yapıyoruz? Aklı ve bilimi mi seçiyoruz, yoksa hamaseti mi? "Muasır medeniyetler seviyesi"ne bağırıp çağırarak, birbirimizi ötekileştirerek çıkamayız. O seviyeye ancak liyakatle, üretimle, eğitimle ve en önemlisi birbirimize duyduğumuz saygıyla çıkabiliriz.

Bugün geldiğimiz noktada, en büyük sorunumuz "kurumlar" değil, "yaklaşımımız". Herkesin kendi çıkarını "ülke menfaati" gibi sunduğu bir yanılsama içindeyiz. Siyasetin bir "zenginleşme aracı", bir "sınıf atlama asansörü" olarak görülmesi, sadece siyasetçilerin suçu mudur? Yoksa "Bal tutan parmağını yalar" diyerek buna kültürel bir meşruiyet kazandıran bizlerin de payı yok mu?

Bir işe girerken, bir ihale alırken, bir makama gelirken "Ben bu işi hak ediyor muyum?" diye sormak yerine "Tanıdık var mı?" diye soruyorsak, sistemden şikayet etmeye hakkımız kalır mı?

Peki, çıkış nerede? Yine bir kurtarıcı mı bekleyeceğiz? Hayır. Atatürk o cevabı Gençliğe Hitabe’de ve Bursa Nutku diye bildiğimiz o metinde vermişti zaten. Özetle diyordu ki: "Kurtarıcı beklemeyin. Kurtarıcı sizsiniz."

Çözüm, "taraftar" olmayı bırakıp, "yurttaş" olabilmekte yatıyor.

Yurttaş olmak ne demektir? Sadece vergi vermek, nüfus cüzdanı taşımak değildir. Yurttaş olmak; "Ben bu ülkenin hissedarıyım" bilinciyle hareket etmektir. Yurttaş, kendi oy verdiği parti yanlış yaptığında, en gür sesi çıkaran kişidir. "Ben sana oy verdim, beni temsil etmen için yetki verdim. Yanlış yaparak beni utandırman için değil!" diyebilmektir.

Biliyorum, bunu yapmak zor. Mahalle baskısı denilen o görünmez duvarı aşmak, "Sen de mi karşı tarafa geçtin?" eleştirisini göğüslemek zor. Ama unutmayın; tarih boyunca medeniyetleri ileri taşıyanlar, kalabalığa uyum sağlayanlar değil, kalabalıktan ayrılıp "Bu yol yanlış" diyebilenler olmuştur.

Ezberlerimizi bozalım. Bize dayatılan o suni kutuplaşma oyununu reddedelim. Gerçek dünyada tek bir ayrım vardır: İşini iyi yapanlar ve yapmayanlar. Ahlaklı olanlar ve olmayanlar. Ülkesini, üzerinde yaşayan insanların mutluluğu olarak görenler; ve ülkesini sadece şahsi ikballeri için bir basamak olarak görenler.

Peki, siz hangisisiniz? Tribünde, takımı ne yaparsa yapsın alkışlayan o fanatik mi? Yoksa sahada ter döken, oyunun kurallarına uyan, haksız kazancı reddeden o ilkeli oyuncu mu?

Şunu asla aklınızdan çıkarmayın: Bir ülkeyi sadece binalar, köprüler, yasalar ayakta tutmaz. O ülkede yaşayan insanların omurgası, karakteri ayakta tutar. Eğer biz dik durursak, eğer biz ilkelerimizden taviz vermezsek, ülke de dik durur.

O bir harf demiştik ya başta... İlke ve Ülke. Kendi hayatınızdaki o "İ" harfini, o ilkeleri sağlamlaştırın. Göreceksiniz, o zaman "Ülke" de kendiliğinden iyileşecek.

Bu haftaki ödeviniz biraz zor: Olaylara siyasi gözlüğünüzü çıkarıp, sadece "vicdan" penceresinden bakmayı deneyin. "Bunu benim sevmediğim parti yapsaydı ne hissederdim?" sorusunu kendinize dürüstçe sorun. Cevabınız değişmiyorsa, doğru yoldasınız demektir.

Görüşmek üzere.




11 Aralık 2025 Perşembe

ERDEMLİ SOHBETLER 4 - Kırmızı Çizginiz Neresi?



Hesap makinesini bir kenara bırakabildiniz mi? Yoksa hayat, "ilkeli olmak" için fazla mı pahalı geldi?

Geçen sefer, sonuç odaklı kurnazlıkla, ilke odaklı duruş arasındaki o kadim savaştan bahsetmiştik. "Kâr etmedim ama insan kaldım" demenin lezzetinden söz etmiştik. Ama dürüst olalım; o lezzet bazen boğazda düğümleniyor, değil mi? Yutkunması zor oluyor.

Çünkü ilkeli olmak, dünyanın en pahalı lüksüdür.

Merhaba, ben Erdem.

Bugün biraz bu faturadan, bu bedelden konuşalım. Öyle romantik kitaplardaki gibi, filmlerdeki gibi "kahraman" olmaktan bahsetmiyorum. Gerçek hayatta ilkeli olmanın ne kadar can yaktığından, ne kadar yalnızlaştırdığından bahsedelim.

Bir düşünün. İlkeleriniz bugüne kadar size ne kaybettirdi?

Eğer bu soruya verecek bir cevabınız yoksa, eğer "hiçbir şey kaybetmedim, aksine hep kazandım" diyorsanız, üzgünüm ama muhtemelen prensipleriniz yok; sadece tercihleriniz var. Çünkü prensipler, sadece işler zorlaştığında test edilir. Hava güneşliyken, her şey yolundayken dürüst olmak kolaydır. Cebiniz doluyken hırsızlık yapmamak erdem değildir. Önemli olan, sıkıştığınızda, kaybettiğinizde, o uçurumun kenarındayken ne yaptığınızdır.

İlkeli insan, genelde ortamların "oyunbozanı"dır. Herkesin "idare ettiği", herkesin "görmezden geldiği" o toplantı masasında, elini kaldırıp "Ama bu yaptığımız doğru değil" diyen o gıcık tiptir. Herkes o "kısa yoldan köşeyi dönme" planına kıkırdayarak ortak olurken, "Ben yokum" diyerek masadan kalkan o sevimsiz kişidir.

Ve toplum, oyunbozanları sevmez.

Size ne derler biliyor musunuz? "Uyumsuz." "Geçimsiz." "İdealist." (Bunu bir hakaret gibi söylerler.) Ve en meşhuru: "Enayi."

Modern dünya bize sürekli "esnek" olmamızı öğütlüyor. "Su gibi ol" diyorlar, "kabın şeklini al." İş hayatında, siyasette, sosyal ilişkilerde en büyük erdem "uyumlu olmak" gibi pazarlanıyor. Ama bir dakika... Biyolojide omurga, esnemek için değil, dik durmak için vardır. Sürekli esneyen, her kabın şeklini alan, her rüzgarda eğilen bir şeyin omurgası olabilir mi? Siz hiç omurgası olduğu halde her delikten geçebilen bir canlı gördünüz mü? Ben gördüm; adına yılan diyorlar.

İlkeli olmak, işte o omurgayı koruma inadıdır. Ve bu inat, sizi yalnızlaştırır. O "çok kazanan" arkadaş grubunuz azalır. O "iş bitirici" çevreniz dağılır. Terfi beklediğiniz o koltuğa, sizden daha az yetenekli ama daha "esnek" biri oturur.

Peki, buna değer mi? Elde avuçta bir şey kalmayacaksa, o koltuklara başkaları oturacaksa, neden direniyoruz?

Çünkü insan, sadece başkalarıyla değil, en çok kendisiyle yaşar.

Akşam eve gidip kapıyı kapattığınızda, o sessizlikte baş başa kaldığınız kişiyle aranız nasıl? Onu seviyor musunuz? Yoksa onunla göz göze gelmekten utanıyor musunuz? İlkeli olmak, o aynadaki adamla veya kadınla kavga etmemektir. İlkeli olmak, başınızı yastığa koyduğunuzda, "Belki cebim boş ama ruhum satılık değil" diyebilmenin o derin, o huzurlu uykusudur.

Bize hep "Hayır" demenin kabalık olduğu öğretildi. Oysa "Hayır", bir karakterin en temel yapı taşıdır. Yanlışa "Hayır" diyemeyen birinin, doğruya "Evet" demesinin hiçbir hükmü yoktur. Sizin "Hayır"ınızın bir fiyatı var mı? Tavrınız bir yemek ısmarlanınca mı yumuşar, bir ihale verilince mi yumuşar, yoksa "Hayır"ınız, dünyaları verseler değişmeyecek bir duvar mı?

Eğer o duvar sağlamsa, evet, belki biraz yalnız kalırsınız. Belki biraz daha yavaş yükselirsiniz. Belki o lüks arabalara biraz daha geç binersiniz ya da hiç binemezsiniz.

Ama unutmayın; hızlı yükselenler, genelde ağırlıklarından kurtulanlardır. Ve bir insanın ilk feda ettiği ağırlık, genelde onurudur. Siz, ağır kalın. Siz, yerinizde sayıyormuş gibi görünün ama kökleriniz derine insin.

Bugünkü ödeviniz, kendinize şu soruyu sormak olsun: "Benim kırmızı çizgim nerede?" Hangi noktada "Buraya kadar!" derim? Maaşım kesilse de, arkadaşlarım küsse de, fırsatlar kaçsa da; asla taviz vermeyeceğim o ilke nedir?

Eğer bu çizginin yerini bilmiyorsanız, bir gün biri gelir ve o çizgiyi sizin adınıza çizer. Ve inanın, o çizilen yer hiç hoşunuza gitmez.

İlkeli olmak zordur. Pahalıdır. Yalnızdır. Ama onurlu bir yalnızlık, kalabalık bir utançtan evladır.

Aynadaki o kişiye iyi bakın. Onu sevmeye devam etmek, sizin elinizde. Görüşmek üzere.




4 Aralık 2025 Perşembe

ERDEMLİ SOHBETLER 3 - Vicdan Pusulası



Geçen konuşmamızdan sonra o merayı, o ortak bahçeyi biraz olsun koruyabildik mi? Yoksa trafiğe çıktığınızda, pikniğe gittiğinizde ya da ofisin mutfağını kullanırken içinizdeki o bencil köylü yine "bir inekten, bir çöpten ne olacak canım?" diye fısıldamaya devam mı etti?

Merhaba, ben Erdem.

Merayı kuruttuk, sıralara kaynak yaptık, tanıdıklarımızı araya soktuk. Şimdi biraz daha derinlere, zihnimizin o en karanlık, o en kıvrak dehlizlerine inelim. Bugün konumuz, yaptığımız yanlışı kendimize nasıl "doğru" diye yutturduğumuzla ilgili.

Vicdanınızı bir mahkeme salonu gibi düşünün. Sanık sandalyesinde siz oturuyorsunuz. Hakim de sizsiniz, avukat da sizsiniz. Ve inanın bana, insanoğlu kendi kendisinin en iyi avukatıdır. En berbat suçu bile işlese, kendisine beraat kararı vermenin bir yolunu mutlaka bulur.

Bugün o beraat kararını nasıl aldığımızı konuşacağız.

Hayatımız iki temel sesin kavgasıyla geçer. Birinci ses der ki: "Bu yaptığın yanlış. Nokta. Sonucu ne olursa olsun, bunu yapmamalısın." İkinci ses ise hemen araya girer, elinde hesap makinesiyle konuşur: "Dur bir dakika! Tamam yanlış ama... Bak, sonuçta kimse zarar görmedi. Hatta herkes kazandı. Sonuç iyiyse, yapılan şey de iyidir."

İşte bütün mesele bu. İlkeler mi, sonuçlar mı?

İsim vermeyeceğim, 18. yüzyılda yaşamış Alman filozoflardan veya İngiliz düşünürlerden alıntı yapıp kafanızı şişirmeyeceğim. Çünkü bu kavga kitaplarda değil, bakkalda, hastanede, vergi dairesinde yaşanıyor.

Örnek verelim. Çok sevdiğiniz bir yakınınız hasta. İlacı çok pahalı ya da prosedür gereği ödenmiyor. Ama bir tanıdık doktor var, raporu biraz değiştirirse, hastalığı kağıt üzerinde "farklı" gösterirse devlet ilacı karşılayacak.

Ne yaparsınız?

İçinizdeki o hesapçı ses, yani "Sonuççu" tarafınız hemen devreye girer: "Yahu adam ölüyor mu? Ölüyor. İlaç onu kurtaracak mı? Kurtaracak. Doktorun cebinden para çıkıyor mu? Hayır. E devlet zaten bizim vergimizle dönüyor. Yap gitsin! Bu bir iyilik!"

Kulağa ne kadar mantıklı, ne kadar insani geliyor değil mi? Sonuçta bir hayat kurtuluyor. Kim buna "kötü" diyebilir?

Ama diğer taraftaki o gıcık, o kuralcı ses, yani "İlkeci" tarafınız der ki: "Bu yaptığın sahtecilik. Bu yalan beyan. Eğer ihtiyacı olmayan herkes bu ilacı bu yöntemle alırsa, sistem çöker ve gerçekten ihtiyacı olanlar ilaçsız kalır. Eylem, özü itibariyle yanlıştır. Niyetinin iyi olması, eylemin 'hırsızlık' olduğu gerçeğini değiştirmez."

İşte dananın kuyruğu burada kopuyor. Biz toplum olarak genelde hangi sesi dinliyoruz?

Maalesef biz, "Amaca giden her yol mubahtır" cümlesini atasözü haline getirmiş bir coğrafyanın çocuklarıyız. Bizim için niyet her şeydir. "Niyetim iyiydi" dediğimiz anda, bütün trafik kurallarını ihlal etme, bütün sıraları bozma, hatta evrakta sahtecilik yapma hakkını kendimizde buluyoruz.

Buna modern dünyada "beyaz yalanlar" diyoruz. Ama aslında yaptığımız şey, ahlakı esnetmek. Ahlakı, o anki işimize, o anki çıkarımıza göre eğip bükmek.

"Patrona yalan söyledim ama söyleseydim çok üzülecekti, kalp hastası adam."

"Vergiyi biraz düşük gösterdim ama zaten o parayla hizmet gelmiyor ki, ben o parayı çalışanlarıma dağıttım."

"Kırmızıda geçtim ama yol bomboştu, beklemek zaman israfıydı."

Bakın, bu "sonuç odaklı" ahlak anlayışı çok tehlikeli bir uyuşturucudur. Çünkü bir kez "sonuç iyiyse her şey mübahtır" demeye başlarsanız, duracağınız yer yoktur. Tarih, "büyük iyilikler" ve "yüce amaçlar" uğruna yapılan katliamlarla doludur. En büyük zalimler bile aynaya baktıklarında kendilerini canavar olarak görmezler; "zorunlu kararlar alan kurtarıcılar" olarak görürler. Çünkü onlara göre sonuç, o korkunç yöntemleri haklı çıkarır.

Mikro ölçekte biz de bunu yapıyoruz.

Küçük kurnazlıklarımızı, "sistem bozuk", "mecbur kaldım", "herkes yapıyor" gibi kılıflara uyduruyoruz.

Ama asıl ahlak, asıl erdem; sonuç canınızı yaksa bile ilkeye sadık kalmaktır.

Asıl erdem; kimse zarar görmeyecek olsa bile, sırf "yalan söylemek yanlıştır" ilkesi gereği doğruyu söyleyebilmektir.

Bir düşünün... Ticarette "dürüst" olarak bilinen insanlar, genelde en çok kazananlar değil, en çok kaybedenlerdir. Kısa vadede dürüstlük kaybettirir. Yalan söyleyen, malını överken abartan, ayıbını gizleyen adam o gün malı satar. Akşam eve gidince de "Ne yapalım, ticaretin kuralı bu, ekmek parası" diyerek vicdanını susturur.

Oysa ilkeli insan, "Batacaksam da dürüst batayım" diyendir.

Ve itiraf edelim, bu devirde bu cümleyi kurana "enayi" diyorlar.

Şimdi size soruyorum: Siz nesiniz?

Sonucu kurtaran bir "iş bitirici" mi? Yoksa bedeli ne olursa olsun kurala uyan bir "enayi" mi?

Çoğumuz, "Ben dürüstüm ama şartlar..." diye başlayan cümleler kuruyoruz. O "ama"dan sonrası, ahlakın bittiği yerdir. "Ama" dediğiniz anda, faydacılığın sıcak kollarına kendinizi bırakmışsınız demektir.

Şunu unutmayın: Bir eylemin ahlaki değeri, size sağladığı faydayla ölçülmez. O eylemi herkes yapsaydı dünyanın ne hale geleceğiyle ölçülür.

Herkes vergi kaçırsaydı, herkes kırmızıda geçseydi, herkes "beyaz yalanlar" söyleseydi... Güvenebilir miydiniz birbirinize? Çocuğunuzu emanet edebilir miydiniz o topluma?

Etmezsiniz.

Ama iş kendi çıkarımıza gelince, "Benim durumum istisna" diyoruz.

Kendinizi kandırmayın. İstisna değilsiniz. Sadece, kurallara uymanın maliyetinden kaçıyorsunuz.

Bugünkü ev ödeviniz biraz daha ağır. Bugün bir karar alırken, kendinizi bir "sonuç hesaplayan makine" gibi değil, bir "ilke insanı" gibi davranmaya zorlayın.

Belki bir işi kaybedeceksiniz. Belki birinden fırça yiyeceksiniz. Belki cebinizden daha fazla para çıkacak.

Ama akşam yastığa başınızı koyduğunuzda; "Bugün kâr etmedim ama bugün insan kaldım" demenin tadı, inanın o kazandığınız üç beş kuruştan çok daha lezzetlidir.

Hesap makinesini bir kenara bırakın.

Pusulanız çıkarınız değil, ilkeleriniz olsun.

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. O zamana kadar, aynalarla barışık kalın.




28 Kasım 2025 Cuma

ERDEMLİ SOHBETLER 2 - Ortak Malların Trajedisi


Geçen bölümden sonra ne yaptınız? Merak ediyorum. Markette, bankada o anlamsız, o can sıkıcı sırayı beklerken telefonunuza sarılıp “tanıdık” arama dürtüsünü bastırabildiniz mi? Yoksa “Aman canım, bu seferlik acildi, zaten sistem bozuk, ben düzgün olsam ne yazar?” diyerek o tatlı, o uyuşturucu yalanın arkasına mı saklandınız?

Hoş geldiniz. Yine ben. Yine o rahatsız edici aynayı tutmaya geldim.

Geçen sefer, bireysel ilişkilerle, yani torpille, kayırmayla toplumsal güveni nasıl kemirdiğimizi konuşmuştuk. Bugün sahneyi biraz daha genişletiyoruz. Artık sadece sizinle banka memuru arasındaki o küçük gişe değil meselemiz. Meselemiz, hepimize ait olan o devasa bahçe. Ve o bahçeyi, “bana bir şey olmaz, olan enayiye olsun” diyerek nasıl kuruttuğumuz.

Konumuz: Ortak Malların Trajedisi.

Kulağa çok akademik, çok felsefi geliyor değil mi? İktisat kitaplarında geçen havalı bir terim gibi. Ama aslında bu terim, her pazar günü gittiğiniz o piknik alanındaki çöp yığınıdır. Bu terim, sabah trafiğinde emniyet şeridini ihlal eden o siyah arabadır. Bu terim, apartman boşluğuna eski eşyalarını yığıp “nasıl olsa yer var” diyen komşudur.

Hikaye aslında çok basit ve çok eski. 19. yüzyılda bir İngiliz iktisatçı ortaya atmış bu fikri. Düşünün ki köyün ortasında herkesin hayvanlarını otlatabileceği ortak bir mera var. Yemyeşil, bereketli bir otlak. Köydeki her çiftçi, ineklerini buraya getirip bedavaya otlatabiliyor. Buraya kadar her şey harika, tam bir komün cenneti.

Ama sonra insan doğası, o bencil "uyanıklık" devreye giriyor. Çiftçilerden biri, adı lazım değil, biz ona "Uyanık" diyelim, şöyle düşünüyor: "Ya ben bu meraya bir inek daha salsam ne olur ki? Mera kocaman, bir inekle otlar bitmez. Ama o bir ineğin sütü, eti tamamen bana kâr kalır. Maliyet topluma, kâr bana!"

Matematiksel olarak Uyanık haklı. Bir inekle o mera bitmez. Ama sorun şu ki, köydeki diğer herkes de en az "Uyanık" kadar zeki. Herkes "bir inek daha, bir inek daha" dediğinde ne oluyor? O yemyeşil mera, çamura dönüyor. Otlar kökünden kuruyor. Toprak verimsizleşiyor. Ve günün sonunda, hırsları yüzünden aç kalan yine o inekler ve o köylüler oluyor.

İşte "Ortak Malların Trajedisi" budur. Bireysel çıkarların, mantıklı gibi görünen o küçük bencil kararların, toplamda herkesin felaketini getirmesi.

Şimdi bu köy hikayesini bırakalım, bizim metropollere dönelim.

Trafiği düşünün. İstanbul trafiği neden çözülmüyor? Sadece altyapı mı? Hayır. Herkes, "Toplu taşımada sürüneceğime kendi arabamla giderim, konforuma bakarım" diyor. Herkes yolu "ortak bir mera" olarak görüyor ve o meraya bir metal kutu daha sokuyor. Sonuç? Kimse bir yere gidemiyor. O konforlu arabanızın içinde, aslında kendi yarattığınız hapishanede saatlerce bekliyorsunuz.

Ya da su meselesi... Barajlarda su seviyesi kritik seviyeye inmiş. Haberlerde bas bas bağırılıyor. Ama siz banyoda suyu biraz fazla akıtırken, ya da o balkonu "tertemiz olsun" diye hortumla yıkarken ne diyorsunuz? "Benim kıstığım iki kova suyla mı baraj dolacak?" Evet, matematiksel olarak haklısınız. Sizin iki kova suyunuzla baraj dolmaz. Ama 15 milyon kişi aynı cümleyi kurduğunda, musluktan su değil, toz akar.

Burada çok tehlikeli bir psikolojik savunma mekanizması var. "Enayi yerine konma korkusu."

Belki de bizi en çok yozlaştıran duygu bu. Etik davranmaktan, kurallara uymaktan, ortak alanı korumaktan neden kaçınıyoruz biliyor musunuz? Kötü insanlar olduğumuz için değil. Sadece "Ben yapmazsam başkası yapacak ve ben ortada kalacağım" korkusu yüzünden.

"Ben emniyet şeridine girmezsem, başkası girecek ve o benden önce eve varacak. Ben o piknik alanında çöpümü toplasam bile, benden sonra gelen kirletecek. O zaman neden ben uğraşayım?"

Bu düşünce yapısı, toplumu içten içe çürüten bir kanserdir. Çünkü bu düşünceyle, o piknik alanını çöplüğe çeviren kişi aslında sizsiniz. O trafiği kilitleyen sizsiniz. Siz, o korktuğunuz "başkası"sınız aslında.

Bakın, bir toplumun medeniyet seviyesi, hiç kimse bakmıyorken ortak mallara nasıl davrandığıyla ölçülür.

Bedava diye, açık büfede yiyemeyeceği kadar yemeği tabağına doldurup sonra çöpe attıran o dürtü var ya... İşte o dürtü, enflasyonun da, çevre kirliliğinin de, kaynak yetersizliğinin de temelidir. Çünkü kaynaklar sınırlıdır, ama insan ihtirası sınırsızdır.

Eğer biz, "maliyet ortak, kâr benim" kafasından çıkamazsak, ortada ne maliyeti bölüşecek bir toplum, ne de kâr edilecek bir kaynak kalacak.

Denizler, ormanlar, parklar, yollar, hatta soluduğumuz hava ve şehrin sessizliği... Bunlar kimsenin malı değildir, dolayısıyla herkesin malıdır. Bir şeyi "sahipsiz" görmekle "herkese ait" görmek arasında devasa bir ahlak farkı vardır. Sahipsiz görürseniz yağmalarsınız. Herkese ait olduğunu düşünürseniz, korursunuz.

Bugün bir değişiklik yapalım mı?

Bugün o sigara izmaritini yere atarken, o kornaya gereksiz yere basıp herkesin sessizliğini çalarken, ya da ofiste ortak kullanılan kağıtları israf ederken bir durun. Ve kendinize şu soruyu sorun:

"Ben şu an meraya kaçak inek sokan o köylü müyüm?"

Çünkü o mera kuruduğunda, hepimiz aç kalacağız. Ve emin olun, o gün geldiğinde "Ama önce o başlattı" demenin hiçbirimize bir faydası olmayacak.

Ortak alan, ortak sorumluluk gerektirir. Sorumluluk almak ise yürek ister. Enayi yerine konmaktan korkmayın. Asıl enayilik, bindiği dalı kesmektir.

Hadi şimdi derin bir nefes alın. Oksijen hala bedava. Ama onu kirletmemek, sizin elinizde.

Bu dinlediklerinizden sonra yahu Erdem, çocuk muyuz biz, ne anlatıyorsun sen diye düşünebilirsiniz. Düşünün zaten, düşünmek iyidir. 

Burada, benliğinizin ilkeli yanına sesleniyorum. Zihin egzersizi gibi düşünün. Bu şekilde, tıpkı kaslarınızda olduğu gibi, zihin yollarınızda da oluşacak yeni kısayollar, normal hayatınızda, farkında olmadan ötelediğiniz bazı olumlu davranışlarınızı tetikleyip, daha yaşanabilir bir topluma doğru bir adım daha atmamıza sebep olabilir... 

İşte bu ihtimal çok değerli. Unutmayın, şikayet ettiğimiz pek çok durumun esas kaynağı, değiştirmediğimiz davranışlarımızda saklı...

Bir sonraki sohbete kadar, düşünün... Size garanti veriyorum, iyi gelecek...




27 Kasım 2025 Perşembe

ERDEMLİ SOHBETLER 1 - Merhaba


Merhaba. Ben Erdem. İlginizi çekeceğini umduğum yeni bir seriye başlıyorum. Konumuz etik. Ve... Hemen anlıyorum ki bu konu asla ilginizi çekmeyecek.

Çünkü ucu size de dokunuyor, değil mi? Herhangi bir işinizi araya tanıdık birilerini sokmadan, örneğin bankada sıra numarası alıp beklemek işinize gelmiyor, değil mi? O "bip" sesini duyup numaratöre bakmak zor geliyor.

Sonra ne oluyor? Adalet bekliyorsunuz. "Enflasyon neden bu kadar yüksek?" diye soruyorsunuz. Çok işimiz var, orası belli. Ama bir yerinden başlamak lazım öyle değil mi? Hadi bakalım, nefesinizi tutun, başlıyoruz...

Telefon rehberlerimize bir bakalım mı? Hani o başı sıkışınca arananlar listesine... "Hastanede tanıdık var mı? Emniyette bir abimiz var mı? Belediyede işi hızlandıracak biri lazım..."

Tanıdık geldi mi?

Biz buna "network" diyoruz, "sosyal çevre" diyoruz. Ama hadi adını dürüstçe koyalım: Biz buna, mikro-yozlaşma diyoruz.

Sabah kahvesini içerken ülkedeki liyakatsizlikten şikayet edip, öğleden sonra ehliyet işini halletmek için araya adam sokmaya çalışmak... İşte, etik paradoksu tam olarak burada başlıyor.

Bir iş görüşmesine gittiğinizde, CV'nizdeki yeteneklerden çok, referans kısmına yazdığınız "o güçlü isme" güveniyorsanız; siz o çok eleştirdiğiniz sistemin mağduru değil, bizzat mimarısınız.

Şimdi diyeceksiniz ki; "Erdem abartma, alt tarafı bankada sıra beklememek için müdür yardımcısına selam verdim. Bunun enflasyonla ne alakası var?"

Çok alakası var. Hatta doğrudan alakası var.

Bakın, ekonomi sadece rakamlar, faiz oranları veya döviz kurları değildir. Ekonomi, özünde "güven" demektir. Bir toplumda kurallar herkes için eşit işlemiyorsa, orada güven biter. Güvenin bittiği yerde, risk primi artar. Risk priminin arttığı yerde, o domatesin fiyatı da artar, kredinin faizi de.

Siz o sıraya kaynak yaparak geçtiğinizde, arkanızda bekleyen insanın "adalet duygusundan" bir tuğla çalıyorsunuz. Herkes birbirinden bir tuğla çaldığında, ortada sığınacak bir bina kalmıyor. Sonra diyoruz ki; "Neden üşüyoruz?"

Çünkü duvarları biz yıktık. Kendi konforumuz için.

Kendimize söylediğimiz o tatlı yalanı da biliyorum: "Ama benim işim gerçekten acildi!" Herkesin işi acil. Herkesin vakti değerli.

Asıl soru şu: Kimse bakmıyorken ne yapıyorsunuz? Tanıdık kimse yokken, torpil ihtimali sıfırken kurallara uymak "erdem" değildir, o mecburiyettir. Erdem; telefon rehberinde o "iş bitirici" numara kayıtlıyken bile, onu aramayıp sıraya girmektir.

Zor, değil mi? Trafikte emniyet şeridi boşken, sağda "enayi gibi" beklemek zor geliyor. Ama o emniyet şeridine girdiğiniz an, sadece trafiği tıkamıyorsunuz; o yolu ambulans için, yani hayatta kalmak için kullanan birinin hakkını gasp ediyorsunuz.

Bu seri boyunca canımızı sıkacağız. Konfor alanlarımızı dürtükleyeceğiz. Çünkü düzelme, "onlar" düzelince değil, "biz" aynaya bakınca başlayacak.

Bu haftaki ödeviniz şu olsun: Bir işiniz düştüğünde, eliniz o telefona gittiğinde durun. Ve o sırayı bekleyin. O sıkıcı, uzun, bunaltıcı sırayı bekleyin. Ve beklerken şunu düşünün: "Ben şu an sadece sıra beklemiyorum, ben şu an liyakati tamir ediyorum."

Ben Erdem. Unutmayın. Etik, rahatsız edicidir. Rahatsız olmaya devam edin. Görüşmek üzere.





18 Haziran 2025 Çarşamba

Tüfek İcat Oldu, Mertlik Bozuldu

Bir atasözü gibi okuyabilirsiniz; ya da sıradan bir sosyal medya aforizması gibi.

Ama hangi gözle bakarsanız bakın, değişmeyen bir gerçek var: Bu söz, zaman geçtikçe doğruluğundan gram kaybetmiyor.

Savaşmak, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ifadesiyle, “eğer milletin hayatı tehlikeye girmemişse, cinayettir.”
Bu söz, ömrünü savaş meydanlarında geçirmiş bir kumandana ait. Bu nedenle hem tarihi hem ahlaki değeri yüksek.

Eskiden savaşlar, düşman kuvvetlerin belirli bir alanda karşı karşıya gelerek üstünlük sağlamaya çalıştığı, bir anlamda cephelerin bile “namuslu” olduğu çatışmalardı. Evet, sivil halk elbette acı çekerdi, ama savaş daha çok askerin savaşıydı. Yaralıları almak için zaman zaman ateşe ara verilirdi. Hastaneler hedef sayılmazdı. Bazı etik sınırlar hâlâ geçerliydi.

Ama o dönemler çok geride kaldı.

Körfez Savaşı: Savaşın Ekrana Taşındığı Çağ

İlk kez 1990’ların başında, Körfez Savaşı ile savaşın medya gösterisine dönüştüğüne tanık olduk. Duygulara hitap eden müzikler eşliğinde, başka yerlerden çekilmiş, petrolle kaplanmış kuş görüntüleri servis edildi. Hatta bazı sahnelerin kurgu olduğu iddiaları bile gündeme geldi.

Bu sadece propaganda meselesi değildi. Aynı zamanda savaşın tanımının değiştiği bir dönüm noktasıydı. Uzaktan yönetilen füzelerle, binlerce kilometre öteden "hedefler" vuruluyordu. Ancak bu hedefler çoğunlukla şehirlerin içindeydi. Ve "hata" payı hep sivillerin canına mal oluyordu.

Bu da bize şunu gösterdi: Modern savaşlar, artık devletlerin kendi yurttaşlarını koruma görevini öncelik yapmadığını açıkça ortaya koyuyor.


Aynı Tanrı, Farklı Silahlar

Gelelim bugün yaşananlara…
Özellikle İsrail ile İran arasında tırmanan gerilim, görünürde din temelli bir çatışma olarak sunuluyor.

Ama durup düşünelim:
Masa, table, tisch…
Üç farklı dilde aynı nesneye verilen üç farklı ad.
Anlam aynı, ifade biçimi farklı.

Tıpkı dinler gibi.
İki devlet de yönetim biçimini dine dayandırıyor. Dilleri farklı, ritüelleri farklı. Ama her iki inanç da aynı Tanrı’dan söz ediyor. Emirleri, yasakları ve değer sistemi büyük ölçüde benzer.
Ancak tarih boyunca şu cümleye benzer çarpıklıklar doğdu:
"Sadece bir Tanrı var, ama benim Tanrım seninkinden üstün."
Bu tür oksimoron yaklaşımlar, yönetimi elinde tutanları farklı olana baskı kurmaya itiyor. Din, bir barış öğretisi olmaktan çıkıp, meşruiyet aracı haline geliyor.

Sonuç?
Görünürde inançların çatışması gibi görünen savaşların ardında, çoğu zaman kaynak, güç, nüfuz gibi çıkar hesapları yatıyor.

Kazananı Olmayan Savaş

Peki bu savaşlar ne kadar sürer?
Kim kazanır?
Gerçek şu ki: Bu savaşların kazananı olmaz.
Füzeler, sözde “askeri hedefleri” vururken, gerçekte çocukları, hastaları, evleri, hayatları yok eder.
Sonra yeni silahlar yapılır.
Yeniden kullanılır.
Ve döngü tekrar başlar.

Bu arada, pandemi döneminde halka dezenfektan içmeyi öneren liderlerin bu karmaşada hâlâ etkili pozisyonlarda olması da, işin vahametini başka bir boyuta taşıyor. Ama bu, başka bir yazının konusu.

Barış Gelir mi?

Barış, sadece silahların değil, nefretin de sustuğu bir düzendir.
Barış, adaletle mümkündür.
Ve barış, yalnızca halkların istemesiyle değil, yöneticilerin gerçekten istemesiyle gerçekleşebilir.

Asıl soru şu: Yönetenler gerçekten barış istiyor mu?

Cevabı, aslında çok önceden verilmiş bir sözde gizli:

Yurtta barış, dünyada barış.