8 Ocak 2026 Perşembe

ERDEMLİ SOHBETLER 8 - Parmak Ucundaki Kıyamet




Geçen hafta, yeni yılın ilk sabahında zamanın nasıl aktığından, durup nefes almanın, gökyüzüne bakmanın erdeminden bahsetmiştik. "Zamanın efendisi olun" demiştim size. Ama görüyorum ki, biz kendi küçük dünyamızda zamanın efendisi olmaya çalışırken, birileri mekanın, sınırların, hatta yaşamın efendisi olmaya soyunmuş.

Merhaba. Ben Erdem...

Planımız başkaydı bugün için. Size ekranlardan yansıyan o soluk, o soğuk "Mavi Işık"tan bahsedecektim. Metrobüste, yatak odasında, yemek masasında yüzümüze vuran, bizi hipnotize eden o ışıktan... "Birbirimizin yüzüne bakmayı unuttuk" diyecektim. Ama hayat, benim planlarımı dinlemiyor. Hatta hayat, şu an kimsenin planını dinlemiyor.

Haber akışınıza düştü mü? Belki de düşmedi. Belki o mavi ışıklı ekranda komik bir videoya gülerken, yukarıdan küçük bir bildirim olarak belirdi ve siz onu parmağınızın ucuyla, şöyle hafifçe yukarı itip görmezden geldiniz. "Yine mi?" dediniz belki. "Yine bir yerlere bir şeyler yağıyor."

Venezuella... Bize uzak, çok uzak bir coğrafya. Ama oraya inen o yüksek teknolojili ölüm makinelerinin yarattığı sarsıntı, aslında demokrasi dediğimiz o kırılgan zemini tam altımızdan çatlatıyor. Son bir yılda yedinci kez... Yedinci kez, bir ülkenin egemenliği, binlerce kilometre ötedeki bir başka ülkenin "anlık kararıyla", masadaki bir kırmızı butona basılmasıyla ihlal ediliyor.

Bugün biraz canımız yanacak. Çünkü bugün konumuz sadece o saldırı değil. Konumuz; o emri verenler ile, o yetkiyi onlara veren bizler arasındaki o kopuk, o tuhaf, o "taammüden" görmezden geldiğimiz ilişki.

Bir düşünün... Elimizdeki telefonlarda dünyayı yönetiyoruz sanıyoruz. Beğeniyoruz, linç ediyoruz, yüceltiyoruz, yok ediyoruz. Parmak ucumuzda muazzam bir güç var sanıyoruz. Ama asıl mesele, o parmağın sandıkta kime yetki verdiğinde saklı.

Demokrasi neydi? Okul kitaplarında "Halkın kendi kendini yönetmesi" diye geçer. Ne kadar masum, ne kadar romantik bir tanım, değil mi? Peki, soruyorum size: Halk, yani biz, yani siz... Sabah kalkıp işine giden, akşam marketten ekmek alan, çocuğunun okul taksitini düşünen o sade insan... Siz hiç, "Bugün canım çok sıkıldı, hadi gidip binlerce kilometre ötedeki bir ülkeye, koordinatlarını bile bilmediğim bir şehre akıllı mühimmat yağdıralım" diye düşündünüz mü? Düşünmediniz. Halklar çatışma istemez. Halklar huzur ister, akşam evinde sıcak bir çorba ister, güvenlik ister.

O zaman şu korkunç paradoksu bana kim açıklayabilir? Barış isteyen halkların seçtiği liderler, neden sürekli haritaları kanla yeniden çizer? Ve daha da acısı; biz neden her seferinde şaşırırız?

Biz sandığa giderken ne yapıyoruz aslında? Bir yönetici mi seçiyoruz, yoksa dokunulmaz bir güç mü yaratıyoruz? "Al bu yetkiyi, benim adıma yolları yap, ekonomiyi düzelt" derken; o yetkinin içine "öldürebilirsin" maddesini de gizlice, sessizce kim iliştiriyor?

İşte "Mavi Işık" körlüğü tam da burada devreye giriyor. Biz ekranlara bakarken, gerçeklik algımızı yitirdik. Savaş, bizim için artık yüksek çözünürlüklü bir video oyunu grafiğinden ibaret. Biri bir koordinat giriyor, insansız hava araçları havalanıyor ve biz onu canlı yayında, elimizde çayımızla izliyoruz. "Vay be" diyoruz, "Teknoloji ne kadar gelişmiş, nokta atışı vurdu." O "nokta"nın altında etten kemikten insanların, hayallerin, egemenliklerin yok olduğunu hissetmiyoruz. Çünkü aramızda cam bir ekran var. O ekran bizi sadece radyasyondan değil, vicdan azabından da koruyor sanki.

Pervasızlık... Belki de çağımızın anahtar kelimesi bu. Yöneticiler pervasız, çünkü hesap vermiyorlar. Toplumlar pervasız, çünkü hesap sormuyorlar. Bir etki-tepki mekanizması olması gerekirken, ortada sadece kocaman bir boşluk var.

Eskiden, çok eskiden... Bir kral savaşa karar verdiğinde, atına binip en önde gitmek zorundaydı. Kılıcını çekmek, kanı görmek, o ölüm korkusunu ensesinde hissetmek zorundaydı. Belki de o yüzden, savaş kararı vermek bu kadar ucuz değildi. Şimdi? Şimdi steril odalarda, maun masaların arkasında, şık takım elbiseler içinde veriliyor yıkım kararları. İmza atılan o dolma kalemler, gönderilen o mühimmattan daha değerli belki de onlar için. Savaşı başlatanın burnu bile kanamıyor. Ve biz, "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyenler... Millet olarak, o egemenliğin "kayıtsız şartsız" birilerinin hırsına teslim edilmesini izliyoruz.

"Allah sonumuzu hayır etsin", diyoruz ya hep... Bu bir dua mı, yoksa bir kabulleniş mi?.. "Bizden geçti, biz kontrolü kaybettik, artık ipler bizde değil" demenin, o çaresizliğin itirafı mı yoksa?

Bakın, kişilerden, isimlerden, o turuncu saçlı adamlardan veya okyanusun ötesindekilerden bağımsız konuşuyorum. Sorun kişiler değil. Sorun, gücün doğası. Ve bizim o güce bakışımız. Biz "güçlü" görünen lider seviyoruz. Her şeyi bilen, asla geri adım atmayan, dünyayı parmağında oynattığını iddia eden, o buyurgan profil hoşumuza gidiyor. Tartışılmazlık, bize güven veriyor sanıyoruz. Bu bizim ilkel tarafımızı, o korunma içgüdümüzü tetikliyor.

Ama o "güç", denetimsiz bırakıldığında, dönüp dolaşıp en masumları vuruyor. Bir ülkenin egemenliğine "sırf teknolojim üstün, gücüm yetiyor" diye saldırmak, orman kanunudur. Ve eğer dünya orman kanunlarına dönerse, unutmayın ki ormanda herkes avdır.

Şu an Venezuela semalarında parlayan o ışıklar, kutlama fişekleri değil. Onlar, uluslararası hukukun, "birlikte yaşama" idealinin yanışının ışıkları. Ve biz, yüzümüzde telefonun mavi yansıması, gözlerimizde o umursamazlık perdesiyle bu yangını izliyoruz.

Belki de "Taammüden" işlenmiş bir suçtur bu. Bile isteye. Göz göre göre. Biz sustukça, biz sadece seyrettikçe, biz sandıktan sandığa hatırlayıp sonra unuttukça büyüyen bir suç.

Bu karanlık, bu umursamazlık yeni mi sanıyorsunuz? Hayır... Bu kayıtları, bu konuştuklarımızı yazılı olarak da arşivlediğimiz o dijital hafızayı, blog sitemizi biraz karıştırdım dün gece. Sitenin en eski, en tozlu sayfalarından biri çıktı karşıma. Bundan tam kırk yıl öncesine, 1985 yılına ait bir şiir... Bakın ne diyormuş o mısralarda:

"Dostlar uyanın... Yakın ışıklarınızı..." "Sussun bu karanlık."

Kırk yıl önce de aynı şeyi söylüyormuşuz, bugün de... O zamanlar belki mum yakarak, belki bir odanın lambasını açarak aranıyormuş o aydınlık. Bugün elimizde o zamankinden katbekat güçlü ışıklar, ekranlar var. Ama biz o ışıkları, karanlığı dağıtmak için değil, o karanlığın içinde uyuşup kalmak için kullanıyoruz.

Bugün, o Mavi Işık'tan başınızı kaldırın. Sadece yanınızdakine değil, biraz daha uzağa, ufka bakın. Dünya yanıyor. Ve o ateşi söndürecek olan, o steril odalardaki imzalar değil. O ateşi söndürecek olan, "Benim verdiğim yetkiyle öldüremezsin" diyebilen milyonların iradesidir.

Demokrasi, sadece seçmek değildir. Demokrasi, seçtiğinin bileğini tutabilmektir. "Dur" diyebilmektir. "Ben sana bu yetkiyi, dünyayı ateşe at diye vermedim" diyebilmektir.

Zor mu? Çok zor. Hele ki böyle gürültülü bir çağda, sesini duyurmak imkansız gibi. Ama sessiz kalmak, o suça ortak olmaktır. Ve inanın bana, tarih, o düğmeye basanları zalim olarak yazar; ama buna sessiz kalanları da, "derin bir uykuda" olarak kaydeder.

Dostlar uyanın. Mavi ışığı kapatın. Gerçekliğin o sert, o acı ama o hakiki ışığını yakın. Belki gözümüzü "kamaştıracak", belki canımızı yakacak. Ama en azından, insan olduğumuzu, hala bir vicdanımız olduğunu hatırlayacağız. 

Sussun bu karanlık.

Görüşmek üzere.