1 Ocak 2026 Perşembe

ERDEMLİ SOHBETLER 7 - Duran Zaman, Dönen Dünya




Geçen hafta burada, o gözleri bağlı, elinde kılıcı ve terazisiyle bizi derin bir sorgulamaya iten Temis vardı. Adaletten, vicdan terazisinden, o ağır yüklerden konuşmuştuk. Temis’in terazisini dengede tutan şeyin aslında ne olduğunu düşündünüz mü hiç? Zaman... Her şeyin ilacı olduğu söylenen, ama aslında her şeyin öğütücüsü olan zaman.

Bugün Temis’in kılıcını kınına sokuyoruz. Teraziyi yavaşça bir kenara bırakıyoruz. Ve o terazinin içinde sallandığı sonsuz boşluğa, yani Zaman'a bakıyoruz.

Merhaba. Ben Erdem.

Bugün takvimler 1 Ocak 2026’yı gösteriyor. İnsanlığın kendi uydurduğu o devasa saatin yelkovanı, sessizce bir tur daha attı. Yeni bir yıl... Yeni bir döngü...

Şu an bu kaydı dinlerken, muhtemelen oturuyorsunuz. Belki elinizde sıcak bir kahve var, belki yatağınızın huzurlu sıcaklığındasınız, belki de pencereden dışarıyı izliyorsunuz. Size "ne yapıyorsunuz?" diye sorsam, muhtemelen "Duruyorum" dersiniz. "Hiçbir şey yapmıyorum, sadece oturuyorum." Hareketsiz olduğunuzu sanıyorsunuz, değil mi?

Oysa şu an, tam şu saniyede, üzerinde oturduğunuz bu devasa mavi küre, kendi ekseni etrafında saatte 1.600 kilometre hızla, sessiz bir vals yapıyor. Yetmiyor; Güneş'in etrafında saatte 107.000 kilometre gibi akıl almaz bir hızla süzülüyoruz. O da yetmiyor; Güneşimiz, bizi de peşine takmış, galaksinin merkezinde, sonsuzluğa doğru saatte 800.000 kilometre hızla yol alıyor.

Biz burada "durduğumuzu" sanırken, aslında kozmik bir okyanusta, muazzam bir hızla yüzüyoruz. Hani bazen gökyüzüne bakarsınız, bulutlar sanki asılıymış gibi, bir tablo gibi hareketsiz durur ya... Sonra o görüntüyü hızlandırılmış bir videoda izlersiniz; o duruyor sanılan bulutlar aslında nehir gibi akıyordur, birbirine karışıyordur, dans ediyordur. İşte hayat da böyle... İçindeyken duruyor sanıyoruz. Geriye dönüp baktığımızda ise "Ne ara geçti bunca yıl?" diye hayret ediyoruz.

Peki biz bu muazzam akışın içinde ne yapıyoruz? Modern insan olarak zamanı kolumuzdaki saate, duvardaki takvime hapsetmeye çalışıyoruz. Onu dilimledik, paketledik, sattık. Sürekli bir yerlere yetişme telaşı içindeyiz. Sanki durursak düşecekmişiz gibi, bir an boş kalırsak hayatı kaçıracakmışız gibi, içten içe kemiren bir huzursuzluk taşıyoruz.

Bu yüzden uyumayı bile "vakit kaybı" olarak görmeye başladık. Dinlenmeyi tembellikle, durmayı gerilemekle eşdeğer tuttuk. Oysa bilmiyoruz ki; o "boşa geçiyor" sandığımız uyku, o sessiz anlar, aslında zihnin en büyük tamirhanesidir. Beynimiz, biz durduğumuzda çalışmayı bırakmaz. Aksine; biz o dışarıdaki gürültüyü kestiğimizde, ruhun yaralarını sarmaya başlar.

Hiçbir şey yapmadan durabilmek... Sadece tavana bakmak... Sadece bir ağacın dalının rüzgarda usulca salınışını izlemek... Bugünün dünyasında bu bir "lüks" ya da bir "kayıp" gibi algılanıyor ne yazık ki. Cebimizdeki telefonlar, o ışıklı ekranlar sürekli bizi dürtüyor. "Bana bak" diyor, "Bir şeyler kaçırıyorsun." Ama inanın bana, o ekranlarda kaçırdığınız hiçbir şey, pencerenin dışındaki o ağacın kıpırtısından daha gerçek değil.

Tarihin en büyük fikirleri, en derin aydınlanmaları, insanlar kan ter içinde koştururken değil; "boş" dururken, zihinlerini serbest bıraktıklarında gelmiştir. Hayal kurmak, ancak yavaşladığınızda mümkündür. Koşan bir insan hayal kuramaz, sadece nefes nefese kalır.

1 Ocak... Bu tarih aslında bize şunu fısıldamalı: Zaman çizgisel bir otoban değil, döngüsel bir bahçedir. Mevsimler döner. Gece gündüze, kış bahara evrilir. Dünya başladığı yere geri döner ama artık aynı dünya değildir. Siz de geçen seneki siz değilsiniz. Hücreleriniz değişti, fikirleriniz değişti, belki saçınızdaki beyazlar arttı, belki bakışlarınız derinleşti.

Aynştayn, zamanın göreceli olduğunu söylerken ne kadar haklıydı... Sevdiğiniz biriyle geçirdiğiniz bir saat, bir dakika gibi gelirken; beklediğiniz bir haber gelmediğinde o bir dakika, bir asır gibi uzar. Zamanı saatler değil, hisler ölçer.

Peki, bu 2026 yılında ne yapacağız? Yine zamanla o bitmeyen yarışı mı sürdüreceğiz? Yoksa zamanla ahenk içinde dans etmeyi mi öğreneceğiz?

Benim size yeni yıl dileğim; o klasik "çok başarılı olun", "çok kazanın" dileklerinden biri değil. Benim size dileğim; zamanın efendisi olun.

Bu yıl, bazen durun. Gerçekten durun. Telefonu sessize alın, gürültüyü kapatın. Dünyanın dönüşünü hissetmeye çalışın. O pencereden süzülen toz taneciklerinin ışık huzmesinde nasıl ağır ağır süzüldüğünü izleyin. Sevdiğiniz birinin nefes alışverişini dinleyin.

Zamanı "harcanacak" bir para birimi gibi görmekten vazgeçin. Zaman, içinden geçip gittiğimiz bir manzara... Ve o manzarayı izlemeden, sadece "varış noktasına" odaklanarak yaşamak, o manzaraya yapılmış en büyük haksızlık.

Belki bugün, bu 1 Ocak günü, kendinize sessiz bir söz verirsiniz. "Bu yıl daha çok duracağım" diye. Kulağa tuhaf geliyor değil mi? "Daha çok boş vaktim olsun" diye dua etmek... Ama inanın, ruhunuzun o boşluklara, o "es"lere ihtiyacı var.

Müzikte bile, notaları anlamlı kılan aradaki sessizliklerdir. Hiç susmadan, nefes almadan çalınan bir melodi, müzik değil, gürültüdür. Hayatınızı gürültüye çevirmeyin. Araya sessizlikler koyun. O sessizliklerde kendinizi duyacaksınız.

Dünya dönmeye devam edecek. Galaksi savrulmaya devam edecek. Biz kımıldamasak da yol alıyoruz zaten. Önemli olan; o yolculuğun tadını çıkarmak, rüzgarı hissetmek.

Yeni yılınız, durup nefes alabildiğiniz, bulutların dansını görebildiğiniz ve zamanla kavga etmediğiniz, huzurlu anlarla dolsun.

Saatinize değil, gökyüzüne baktığınız bir yıl olsun. Temis’in terazisi dengede, sizin de zamanınız bereketli olsun.

Görüşmek üzere.