22 Ocak 2026 Perşembe

ERDEMLİ SOHBETLER 10 -Taammüden Nefret: Odasında Yalnız, Sokakta Öfkeli Gençler



Geçen bölümlerde umuttan, gençlikten, o pırıl pırıl zihinlerden ve geleceği inşa edecek iradeden bahsettik. Ama biliyoruz ki hayat, sadece güneşli günlerden ibaret değil. Madalyonun bir de diğer yüzü var. Güneşin vurmadığı, gölgede kalan, rutubetli bir yüzü. Senin, benim, belki de sokakta yanından geçip gittiğimiz o sessiz kalabalıkların görmediği, ya da görüp de başını çevirdiği bir yüz...

Merhaba. Ben Erdem...

Bugün biraz o gölgelere, o kapıları kilitli karanlık odalara gireceğiz. Konumuz, sevmeyi beceremediği için nefret etmeyi seçenler. Konumuz, modern zamanların yarattığı en tehlikeli, en sessiz salgınlardan biri: "Zorunlu Yalnızlık." Ya da o soğuk, o teknik adıyla: İnsel kültürü.

"Taammüden Aşk"ı bilirsiniz belki... Bilerek, isteyerek sevmek demektir. Bugün konuşacağımız şey ise bunun tam zıddı: "Taammüden Nefret."

Sosyal medyanın dehlizlerinde, o kapalı forumlarda, dijital mağaralarda büyüyen bir öfke var. Genellikle 15 ile 25 yaş arasında, henüz hayatın baharında olması gereken genç erkekler... Ama baharı değil, kara bir kışı yaşıyorlar. Kendilerine "Zorunlu Bekar" diyorlar. 

Fiziksel görünüşleri yüzünden, boyları, kiloları, çene yapıları ya da cüzdanları yüzünden, "karşı cins" tarafından asla seçilmeyeceklerine, asla sevilmeyeceklerine inanmış bir kitle...

Bu çocuklar, odalarında, ekran karşısında bir dünya kuruyorlar kendilerine. Ve kurdukları bu dünyanın merkezinde kocaman, kapkara bir inanç var: "Ben yetersizim. Ve bu benim suçum değil, genetiğimin suçu. Doğa beni eledi. Kadınlar beni eledi."

Buraya kadar hikaye sadece "hüzünlü" görünebilir. "Ah canım, yalnız kalmış, üzülüyor" diyebilirsiniz. Ama tehlike tam olarak burada, bu üzüntünün kabuk değiştirmesinde başlıyor. Çünkü o üzüntü, o reddedilmişlik hissi, o forumlarda yankılana yankılana, birbirini besleye besleye saf bir "nefrete" dönüşüyor.

Bu çocuklar, kadınların sadece "genetik olarak üstün", yani çok yakışıklı, çok güçlü erkekleri arzuladığını, kendileri gibi "sıradan" insanların ise bu pazarda bir çöp kadar değeri olmadığını düşünüyorlar. Ve bu düşünce, zamanla korkunç bir kadın düşmanlığına, yani mizojiniye evriliyor. "Madem beni sevmiyorlar, o zaman benden nefret etsinler. Madem beni görmüyorlar, o zaman onlara kendimi zorla göstereceğim" diyen, intikamcı bir zihniyet filizleniyor.

Amerika'da, Avrupa'da okullarda yaşanan o korkunç saldırıların, o anlamsız şiddet eylemlerinin altını kazıdığınızda, çoğu zaman bu "reddedilmişlik öfkesi" çıkıyor. Peki ya bizde? "Burası Türkiye, bizde olmaz" mı diyoruz? Yanılıyoruz. Latin Amerika'dan Güney Kore'ye, Hindistan'dan Türkiye'ye kadar hızla yayılan bir virüs bu. Sadece adı farklı, kılıfı farklı.

Bizde bu durum biraz daha sinsi ilerliyor. Neden biliyor musunuz? Çünkü bizde kadın cinayetleri, kadına yönelik şiddet; genelde "aşk cinayeti", "kıskançlık krizi", "tutku" gibi rasyonel, hatta bazen romantize edilen kılıflara sokuluyor. Haber bültenlerinde "Aşkına karşılık bulamayan genç dehşet saçtı" diye başlıklar atılıyor. Oysa bunun aşkla bir ilgisi yok. Bu, "sahip olamadığını yok etme" güdüsüdür. Bu, reddedilmeyi bir "varoluş hakareti" sayan, o kırılan narsizmini kanla tamir etmeye çalışan hastalıklı bir zihniyettir.

Bu gençler, sanal dünyada bir yankı odasındalar. Birbirlerine sürekli "Sen çirkinsin, sen kaybedensin, senin umudun yok" diye fısıldıyorlar. Buna "Kara Hap" (Black Pill) diyorlar. O hapı yuttuğunuzda, artık iyileşme şansınız kalmıyor. Geriye sadece iki yol kalıyor: Ya kendine zarar vermek, ya da başkalarına.

Peki, suçlu kim? Sadece o çocuklar mı? Yoksa o çocuklara, "Değerli olmanın tek yolu, Instagram'daki o filtreli, o kusursuz hayatlara sahip olmaktır" diyen bizler miyiz? Başarıyı sadece "beğenilmek", "seçilmek", "eşleşmek" üzerine kuran o sığ kültürümüz mü?

İlişkileri bir "pazar yerine", bir "alışverişe" dönüştürdük. Uygulamalarda insanları sağa-sola kaydırırken, aslında ruhları kaydırıyoruz. "Boyu kısa, geç. Saçı az, geç. Arabası yok, geç." Bu acımasız eleme sistemi içinde, kendine yer bulamayan, sosyal becerileri gelişmemiş, belki biraz içine kapanık bir gencin; o aynadaki görüntüsüne düşman olması, sonra da o aynayı tutan herkese düşman olması çok mu şaşırtıcı?

Ve şimdi... Şimdi meselenin en can alıcı, en korkutucu kısmına gelelim. Zamana. Çünkü zaman, bizim sandığımız gibi bizi beklemiyor. Biz bu konuları tartışırken, biz "Gençler neden böyle?" diye sosyolojik analizler kasarken, takvim yaprakları acımasızca dökülüyor.

Farkında mısınız? Bir nesli kaybetmek üzereyiz. Hatta belki de kaybettik bile. Bugün 15 yaşında olan ve odasına kapanıp "Dünya benden nefret ediyor" diyen o çocuk, önlem alınmazsa, 5 yıl sonra 20 yaşında öfkeli bir adama dönüşecek. ondan 10 yıl sonra da 30 yaşında, toplumdan tamamen kopmuş, belki de eline silah almış bir potansiyel suçluya dönüşecek.

Ama asıl felaket bu da değil. Asıl felaket, bu "sevgisiz" büyüyen çocukların, yarının babaları, yarının ebeveynleri olma ihtimalidir. Düşünün... Kadınlardan nefret eden, topluma güvenmeyen, sevmeyi öğrenememiş bir baba, çocuğuna ne verebilir? Ona neyi öğretebilir? Ancak kendi zehrini aktarabilir. "Oğlum, kimseye güvenme. Kızım, herkes düşmandır. Sevgi yalandır, güç gerçektir." İşte o zaman, o zehirli sarmaşık sadece bir nesli değil, kökleriyle birlikte geleceğin tamamını saracak.

Yoldan çıkmış bir gelecek... Bugün o odalarda biriken öfke, yarın sokaklarda bir kaosa, evlerin içinde bir şiddet sarmalına dönüşecek. Eğer biz bugün o kapalı kapıları çalmazsak, yarın o kapılar suratımıza çok sert çarpılacak. Kaçırılan her fırsat, görmezden gelinen her çocuk, geleceğe atılmış bir el bombasıdır. Pimi çekilmiş ve bekleyen bir bomba.

"Zamanımız var" demeyin. Yok. Bir genci kazanmak yıllar sürer ama kaybetmek saniyeler alır. Bir "tık"la, bir "like"la, bir "reddedilme"yle kaybediyoruz onları. Bir ormanı kurutmak için ağaçları tek tek kesmenize gerek yok; tohumları zehirlemeniz yeterli. Şu an o tohumlar zehirleniyor. Ve biz izliyoruz.

Çözüm ne peki? Çözüm, o dijital mağaralara ışık tutmakta. Çözüm, genç erkeklere; "Reddedilmek hayatın sonu değildir. Bir kadının 'hayır' demesi, senin değersiz olduğun anlamına gelmez. Senin değerin, bir başkasının seni seçmesine bağlı değildir" diyebilmekte. Onlara, "erkeklik" denen şeyin, fethetmek, sahip olmak ya da intikam almak olmadığını; asıl erkekliğin, duygularını yönetebilmek, reddedilmeyi olgunlukla karşılayabilmek ve kendine saygı duymak olduğunu anlatabilmekte.

Bizim "Taammüden Aşk"lara ihtiyacımız var. Emek verilen, sabır gösterilen, karşısındakini bir "ganimet" değil, bir "insan" olarak gören aşklara. Ve en önemlisi, o aynadaki kişiyle barışmaya ihtiyacımız var.

Eğer çocuğunuz, kardeşiniz, arkadaşınız; sürekli "kadınlar böyledir", "dünya adaletsiz", "biz kaybetmeye mahkumuz" gibi cümleler kuruyorsa... Onu dinleyin. Ertelemeyin. "Ergenliktir geçer" demeyin. Geçmiyor. İçeride büyüyor, sertleşiyor ve nasırlaşıyor.

Yarını kurtarmak istiyorsak, bugün terlemek zorundayız. Çünkü o kuyunun dibinde, sadece yalnızlık değil; hepimizin geleceğini yakacak bir öfke birikiyor.

Sevgi, hak edilen bir ödül değildir. Sevgi, inşa edilen bir bağdır. O bağı koparanlar değil, düğümleyenler kazanacak.

Bir sonraki bölüme kadar, hem kendinizi hem de sevdiklerinizi, o karanlık fısıltılardan koruyun. 

Geç kalmadan. 

Görüşmek üzere.