5 Mart 2026 Perşembe

ERDEMLİ SOHBETLER 16 Tehlikeli Kelime: Emekçi

Neden "Dünya Erkekler Günü" yok, hiç düşündünüz mü?

Ya da erkek haklarını savunan, hani kelimeyi biraz eğip bükerek söyleyelim, "patrizm" diye bir akım neden yok?

Belki de doğurganlığın kutsandığı, yani insanlığın o görünmez kıblesinin Kibele'ye dönük olduğu o çok kadim dönemlerde yaşasaydık; durum çok daha farklı olacaktı. Toprak ananın, üretenin, can verenin el üstünde tutulduğu o zamanlarda, kadınlar için "pozitif ayrımcılık" yapılmasına zaten ihtiyaç yoktu. Eğer o düzende kalsaydık, ne "feminizm" diye bir akıma, ne de "8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü" gibi, bize utancımızı ve eksikliğimizi hatırlatan bir güne ihtiyacımız olmazdı...

Ne zaman ki doğurganlığın tek başına kadına ait o sihirli bir mucize olmadığı anlaşıldı; erkeğin de bu varoluşa etkin bir şekilde dahil olduğu keşfedildi... İşte o kırılma noktasında, fallusun kudreti ile Priapos bereketin yeni sembolü haline geldi.

Güç, zarafeti yendi.

Kılıç, toprağı esir aldı.

İşte o zaman "kadın" cinsiyeti, sessiz, yazısız ama çok acımasız bir küresel anlaşmayla ikinci plana, sessizliğe, mümkünse evlerin en karanlık odalarına itildi.

Merhaba. Ben Erdem...

Bugün biraz geçmişe, biraz bugüne, ama en çok da içimizdeki o bitmek bilmeyen güç sevdasına bakacağız.

Kadınlardan, erkeklerden, ama en temelde "insan" olmaktan konuşacağız.

Günümüzde takvimler 8 Mart'ı gösterdiğinde, etrafımızda kopan o pembe fırtınayı hepimiz biliyoruz. Ekranlarda, vitrinlerde, sosyal medyada bir "kutlama" telaşıdır gidiyor. Kozmetik indirimleri, pırlanta kampanyaları, restoranlarda kadınlara özel menüler, hediye edilen kırmızı karanfiller...

Herkes kadınların zarafetinden, anneliklerinin ne kadar kutsal olduğundan, onların hayatımızın çiçeği olduğundan bahsediyor.

Ama durun bir dakika...

8 Mart, kapitalizmin bize sunduğu, Sevgililer Günü'ne benzeyen o tatlı tüketim festivallerinden biri değildir. O günün asıl, o değiştirilmeyen, o ağır adı; "Dünya Emekçi Kadınlar Günü"dür.

Fark ettiniz mi? O "emekçi" kelimesi, zamanla çok kurnazca bir mühendislikle o cümlenin içinden düşürüldü.

Çünkü "emekçi" kelimesi tehlikelidir. Konfor bozar. Soru sordurtur.

Emekçi kelimesi bize çiçekleri değil; 1857'de, Amerika'nın New York kentinde, on altı saatlik ağır çalışma koşullarına, kölelik düzenine ve düşük ücretlere karşı greve giden on binlerce dokuma işçisi kadını hatırlatır.

O kelime; patronların, kadın işçileri fabrikaya kilitlemesini ve ardından çıkan o korkunç yangında yüzün üzerinde kadının bağırarak, yanarak can vermesini hatırlatır.

Bir düşünsenize... O tekstil fabrikasında dumanlar yükselirken, kapılar üzerlerine kilitlenmişken, o kadınların istedikleri tek şey "eşit işe eşit ücret" ve insanca yaşayabilmekti...

İşte 8 Mart, o dumanların, o küllerin içinden doğan bir isyanın, bir onur mücadelesinin tarihidir. Onlar bize bir hak mücadelesi bıraktılar.

Ama biz ne yaptık?

O kanla yazılan tarihi aldık; kırışıklık kremi reklamlarına, ev aletleri indirimlerine indirgedik. O yangını, parfüm sıkarak unutmaya çalıştık...

Sırf daha çok satabilmek, sırf o derin uykumuzdan uyanmamak için... Çünkü tüketmek, hak aramaktan, yüzleşmekten her zaman daha konforlu gelmiştir insanoğluna... 

Bir de şu meşhur "feminizm" kavramı var...

Ne yazık ki, bugün bu kelimeyi duyduğunda yüzünü ekşiten, bunu bir tür "erkek düşmanlığı" sanan, ya da "evde kalmış, öfkeli kadınlar kulübü" gibi algılayan koca bir kalabalık var.

Hatta kadınların bile bir kısmı "Ben kadın haklarını savunuyorum ama feminist değilim" diyerek kendini o kelimeden aklama ihtiyacı hissediyor.

Bu, ne kadar sığ, ne kadar haksız bir önyargı, öyle değil mi?

Feminizm, kadınların erkeklerden üstün olduğunu, dünyanın sadece kadınlar tarafından yönetilmesi gerektiğini savunmaz. 

Feminizm; binlerce yıldır o Priapos'un gölgesinde kalmış, sesi kısılmış, karar mekanizmalarından dışlanmış, sırf cinsiyeti yüzünden eksik sayılmış bir varlığın, "Ben de buradayım, aklımla, emeğimle buradayım ve seninle eşit haklara sahibim" deme çabasıdır.

Bu bir "ayrıcalık" talebi değildir. Bu, yüzyıllardır gasp edilmiş olanı, masaya oturup medenice geri isteme eylemidir.

Ama gücü elinde tutan o ataerkil yapı, o gücü kaybetmekten o kadar çok korkuyor ki, eşitlik talebini bir "tehdit", bir "savaş ilanı" gibi göstermeyi seçti her zaman.

Biraz da bizim coğrafyamıza, bizim kendi hikayemize dönelim...

Anadolu'nun o derin, o bereketli hafızasına bir inelim önce. Kadeş Antlaşması'nı okul yıllarından hepimiz hatırlarız; hani şu Mısırlılarla Hititler arasında imzalanan, insanlık tarihinin bilinen ilk yazılı barış antlaşması. Ama tarih kitaplarının genelde üstünkörü geçtiği muazzam bir detay vardır o kil tabletin üzerinde. O antlaşmada sadece Hitit Kralı'nın mührü yoktur; onun hemen yanında, devlette eşit söz sahibi olan Hitit Kraliçesi, büyük Tavananna Puduhepa'nın da kendi mührü basılıdır. Sadece savaşta değil, barışın inşasında da, uluslararası diplomaside de devletin zirvesinde oturan, Mısır firavunuyla kendi adına mektuplaşan bir Anadolu kadını... Düşünebiliyor musunuz? Binlerce yıl önce, tam da bu topraklarda, kadının adı ve onayı olmadan devletler arası barış bile yapılamıyordu.

Bu eşitlik, bu gücü paylaşma kültürü sadece Anadolu'yla da sınırlı kalmadı elbette. Tıpkı daha sonra Orta Asya bozkırlarında, Cengiz Han'ın o meşhur kurultayında yaşandığı gibi...

Kelimelerin hafızası vardır, bilirsiniz. Dilimizdeki o çok zarif, çok saygıdeğer bir hitabın, "Hanım" kelimesinin kökenine dair o meşhur rivayeti duymuşsunuzdur.

Tarihçiler ve dilbilimciler bunun güzel bir halk efsanesi olduğunu söylese de, içinde barındırdığı ruh o kadar gerçektir ki...

Derler ki; Cengiz Han bir gün tüm komutanlarını, beylerini büyük bir kurultayda toplar. Sağ yanına da eşini oturtur. Meclistekilere döner ve der ki; "Ben hepinizin Han'ıyım... Ama bu da benim Han'ım!"

İşte "Hanım" kelimesinin o gün o çadırda, kadına duyulan o muazzam saygıdan doğduğu anlatılır. Eski Türklerde kadın, sadece evin değil, devletin de ortağıydı. Hakan'ın mührünün yanında Hatun'un da mührü olmazsa, o ferman geçerli sayılmazdı.

Fakat zamanla biz o çadırlardan çıkıp farklı kültürlerin etkisine girdikçe, o "Han" olan kadınları evlerin arka odalarına, kafeslerin ardına kilitledik. Kadının adını, toplumun hafızasından sildik.

Neyse ki bizim tarihimizde çok büyük, çok parlak bir şansımız daha vardı. Bizim, o eski saygıyı, o kadim eşitliği modern çağda yeniden hatırlatan, zamanının fersah fersah ötesini görebilen muazzam bir kurucu irademiz vardı.

Pek çok gelişmiş sayılan Avrupa ülkesinden, Fransa'dan, İtalya'dan, İsviçre'den yıllarca önce; bizim ülkemizde çok radikal adımlar atıldı.

Mustafa Kemal Atatürk'ün vizyonuyla, 1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındı.

Bu sadece basit bir kanun maddesi değildi. Bu, yüzyılların karanlığını yırtan bir zihniyet devrimiydi.

Düşünün, Avrupa'nın göbeğinde kadınlar henüz kendi adlarına banka hesabı bile açamazken, biz o meclis çatısı altında kadının iradesini, kadının aklını ülke yönetimine kattık.

Ulu Önder Atatürk'ün şu muazzam sözünü aklımızdan hiç çıkarmamamız gerekiyor: "Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın."

O eşsiz zekasıyla şunu çok iyi biliyordu: Bir toplumun yarısı topraklara zincirle bağlı kaldıkça, diğer yarısının göklere yükselebilmesi mümkün değildir.

Eksik bir kanatla, hiçbir kuş uçamaz...

Peki biz, o 1930'larda yakılan aydınlanma meşalesini bugün daha da ileriye taşıyabildik mi?

Bugün hala toplantı odalarında, siyaset koridorlarında kadınların başının sertçe çarptığı o görünmez engellerden, o "cam tavanlardan" bahsediyoruz.

Aynı diplomaya sahip, aynı masada, aynı stresi çekerek çalışan kadın ve erkeğin maaş bordrolarındaki o utanç verici farkı konuşuyoruz. Hala toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya, "kadın işi", "erkek işi" gibi o ilkel ayrımları yıkmaya çalışıyoruz.

Oysa liyakat, cinsiyet sormaz.

Zeka, kromozomlara bakmaz.

Emek, kadın ya da erkek diye ayrılmaz.

Bizim asıl sorunumuz, gücü elinde tutan o yapının, koltukları paylaşmaktan duyduğu o ilkel korku. 

Çünkü güç paylaşıldıkça, ayrıcalıklar elden gider.

Ama tüm bu tabloya rağmen umudu elden bırakmamalıyız...

Tıpkı, Taammüden Aşk'ın satır aralarında, paralel ve kesişen düşüncelerin o yeni geometrisinde bulduğumuz o derinlik gibi; insanlık da ne kadar tökezlerse tökezlesin, ne kadar yavaş adımlar atarsa atsın, eninde sonunda hatalarından öğrenerek, yüzleşerek ilerleyen bir tür olduğuna inanmak istiyoruz.

Özlediğimiz o gelecek, sadece kadın ve erkek arasındaki o bürokratik dengenin sağlandığı bir dünya değil, "yaşam hakkının" gerçek anlamda kutsandığı "yepyeni bir çağ."

Sadece cinsiyetin değil; bizi bizden koparan, bizi suni kutulara hapseden tüm o ayrıştırıcı unsurların müze raflarına kaldırıldığı bir dönem.

Tohumdan ağaca, karıncadan balinaya kadar; nefes alan, var olan tüm canlıların yaşama hakkının, insanoğlunun kibrinden çok daha üstün tutulduğu bir dünya hayali.

Biz, sadece "benim hakkım", "benim gücüm" demeyi bırakıp; doğanın o muazzam dengesi içinde "onun da hakkı var", "bu ağacın da, bu kadının da, bu çocuğun da hakkı var" diyebildiğimiz gün, işte o asıl çağa adım atmış olacağız.

O güne kadar... Kadınların sadece takvimdeki tek bir gün değil, her gün omuzlar üzerinde göklere yükselebildiği; Emeklerinin sadece kozmetik indirimleriyle değil, kayıtsız şartsız bir adaletle taçlandırıldığı bir dünya için... Zihnimizdeki o görünmez prangaları kırmaya devam edeceğiz.

Çünkü unutmayalım; büyük vizyonerlerin armağan ettiği ya da büyük bedeller ödenerek kazanılan haklar, ancak biz onlara sahip çıktığımız sürece yaşar.

Ve o adalet terazisi kendi kendine değil; biz onu inatla, cesaretle ve vicdanla doğru tuttuğumuz sürece dengede kalır.

Görüşmek üzere.