26 Şubat 2026 Perşembe

ERDEMLİ SOHBETLER 15 Laik misiniz?



Merhaba. Ben Erdem...

Ramazan ayının o kendine has, o telaşsız huzurunu hissettiğimiz, iftar sofralarının birleştirici sıcaklığını yaşadığımız ilk haftayı geride bıraktık. İnsanın kendi içine döndüğü, sabrı öğrendiği, ruhunu terbiye ettiği o mübarek zaman dilimindeyiz. Ama dışarıda, özellikle o avucumuzun içindeki ekranlarda ve televizyon dizilerinde, bu huzurun tam tersi bir rüzgar estiriliyor.

Fark ediyor musunuz? Sanki görünmez bir el, sürekli eski defterleri karıştırıyor. Toplumun en hassas, en kırılgan uçlarını birbirine sürtüp kıvılcım çıkarmaya çalışıyor. Sosyal medyada, dizilerde, tartışma programlarında yapay bir gündem, yapay bir kavga köpürtülüyor. Bir tarafta "inancını yaşayanlar", diğer tarafta "modern hayatı seçenler" diye karikatürize edilmiş, gerçeği yansıtmayan tiplemeler üzerinden bir çatışma senaryosu yazılıyor.

Biz bugün bu oyuna gelmeyeceğiz. Amacımız, kaşınmaya çalışılan o yarayı deşmek, iltihabı, cerahati ortalığa saçıp can yakmak değil. Tam tersine... Amacımız, o iltihaplı bölgeye güvenli bir mesafeden yaklaşıp, aklın ve vicdanın antibiyotiğini uygulamak. Çünkü biliyoruz ki; enfeksiyon bağırıp çağırarak değil, doğru teşhis ve doğru ilaçla iyileşir.

Bu teşhisi koymak için önce kavramların tozunu silmek gerekir. Bugünlerde sıkça duyduğumuz, kiminin korkarak, kiminin öfkeyle yaklaştığı o kavram: Laiklik. Ve onun etrafındaki o büyük kafa karışıklığı.

Hani bazen sokak röportajlarını izliyoruz ya... Muhabir mikrofonu uzatıyor vatandaşa, soruyor: "Laik misiniz?" diye. Vatandaş göğsünü gere gere cevap veriyor: "Elhamdülillah laiğim!" Ya da kaşlarını çatıp tam tersini söylüyor. Gülüyoruz, değil mi? "Elhamdülillah laiğim" lafı kulağa tebessüm ettiren bir tezat gibi geliyor. Ama aslında bu, trajikomik bir durumun resmi. Kelimelerin anlamını yitirdiği an.

Gelin, şu hatayı düzelterek başlayalım: Kişiler laik olmaz. Bir insan "Ben laiğim" ya da "Ben antilaiğim" diye tanımlanamaz. Bu, ontolojik olarak, insanın yaratılışına aykırı bir tanımdır. İnsanın ruhu vardır. İnsanın heyecanı, korkusu, aşkı, secde ettiği bir Yaradan'ı ya da zihnini kurcalayan şüpheleri vardır. İnsan "inançlı" olur, "dindar" olur, "ateist" olur, "agnostik" olur.

Ama devletin ruhu yoktur. Devletin bir inanç sistemine, bir dine ihtiyacı yoktur. Devletin kalbi yoktur. Devlet, devasa bir organizasyon, soğuk ama adil olması gereken bir mekanizmadır.

Devlet, bir trafik lambası gibidir. Kırmızı ışık yandığında, duran arabanın şoförüne "Senin inancın ne?" diye sormaz. "Sen hangi mezheptensin?" diye sormaz. Onun tek görevi, o kavşaktaki herkesin, kimliği ne olursa olsun, sağ salim evine, sevdiklerine ulaşmasını sağlamaktır. İşte laiklik, o trafik lambasının renginin herkese aynı mesafede olması, kimseye "torpil" geçmemesidir. Eğer o lamba bir inanca, bir gruba göre yeşil, diğerine kırmızı yanmaya başlarsa; o kavşakta kaza kaçınılmaz olur. Ve tarih, o kavşakta çarpışan toplumların acı hatıralarıyla doludur.

Peki, bu kadar basit ve hayati bir ilke, neden bu topraklarda yıllarca bir "korku nesnesi" haline getirildi? Neden Ramazan ayında bile bizi birleştirmek yerine ayrıştırmak için kullanılıyor? Çünkü yıllarca bu kavram, bu toplumun önüne "Sen neysen, onun tam tersi" şeklinde konuldu. Türk Devrimi’nin o muazzam vizyonu; saltanatın kaldırılması, medeni kanunun gelişi, laiklik ilkesinin anayasaya girmesi... Bunlar, bir milleti "kul" olmaktan çıkarıp "birey" yapma hamleleriydi. Ama birileri, kendini geliştirmeye kapalı bırakılmış toplumun önüne geçip dedi ki: "Bakın! Bunlar sizin dedenizin, ninenizin inancını yok edecek! Atalarınızdan ne gördüyseniz elinizden alacak!"

En hassas yerden vurdular: Atalar kültü. "Biz atalarımızdan böyle gördük, böyle devam ederiz" cümlesi, maalesef yeniliğin ve aydınlanmanın önündeki en büyük duvardır. Muhafazakarlık, çoğu zaman değerleri muhafaza etmekten değil; yeni olandan, bilinmeyenden korkmaktan beslenir.

Oysa inandığımız, şu an orucunu tuttuğumuz, başımızın üstünde taşıdığımız Kitap, bu konuda ne diyor? Hiç o tarafına baktık mı? Bakara Suresi, 170. Ayet... Ramazan’ın ruhuna da, bugünün kavgasına da ışık tutan o sarsıcı uyarı. Diyor ki Yaradan: "Onlara, 'Allah’ın indirdiğine uyun' denildiği zaman, 'Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız' derler." Ve sonra, akıl sahiplerini titreten o soruyu soruyor: "Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş, doğru yolu bulamamışlarsa?"

Şu ifadenin gücüne, şu uyarının derinliğine bakar mısınız? Kutsal Kitap bile, "Atan yaptıysa mutlak doğrudur" demiyor. "Aklını kullan" diyor. "Sorgula" diyor. "Belki atan yanılıyordu? Belki o gelenek, o alışkanlık, hakikatin önünde bir perdeydi?" Cumhuriyetin yaptığı da, laikliğin vadettiği de tam olarak buydu aslında. Ataları inkar etmek değil; ataların yaptığı hataları, o "aklı ermeyen" kısımları, hurafeleri ayıklayıp, devlet denilen o mekanizmayı aklın ve bilimin rayına oturtmaktı.

Dolayısıyla laiklik, inancın düşmanı değildir. Tam tersine... Laiklik, samimi inancın, o riyasız dindarlığın en büyük sigortasıdır. Nasıl mı? Devletin o soğuk, o bürokratik elini, dinin sıcak ve mahrem alanından çekerek. Dini, siyasetin o kirli, o pazarlık dolu masasından alıp; ait olduğu yere, insanın vicdanına, o tertemiz "kalp hanesine" koyarak. Çünkü devletin bir dine ihtiyacı yoktur, devletin adalete ihtiyacı vardır. Ve adalet, ancak tarafsız bir gözle mümkündür.

Bugün dizilerde, sosyal medyada köpürtülen o "başörtülü - başı açık", "laik - dindar" gerilimine, bu şifalı pencereden bakmak gerek. O kavga gerçek değil. O kavga, reyting uğruna, siyaset uğruna, tıklanma uğruna kanatılan bir yara. Gerçek olan şu: Aynı fırından pide alıyoruz. Aynı ezanla iftar ediyoruz. Aynı trafiği, aynı enflasyonu, aynı dertleri paylaşıyoruz. Biz etten ve kemikteniz, bizim duygularımız, inançlarımız var. Devlet ise kurallardan, kanunlardan ve nizamdan oluşan devasa bir sözleşmedir.

Bırakalım kurallar ve kanunlar laik kalsın; ki biz o kanunların gölgesinde, inancımızı da, hayat tarzımızı da özgürce, korkmadan yaşayabilelim. "Elhamdülillah laiğim" diyen o teyzemizin samimiyetiyle, aklın ışığını birleştirelim.

Ve sözün özü, tarihin hükmü şudur: Kişiler değişir, nesiller değişir, inançlar vicdanlarda şekillenir. Ama o trafik lambası, o güvenli geçiş garantisi orada durmak zorundadır. O yüzden, bir temenni değil, bir durum tespiti, bir gelecek teminatı olarak, gür bir sesle değil ama sarsılmaz bir inançla tekrar edelim: Türkiye Cumhuriyeti laiktir, laik kalacaktır.

Bu, bir ayrışma değil, bir buluşma noktasıdır. Aklın ve vicdanın buluştuğu yerdir.

Ramazanınız mübarek, aklınız hür, vicdanınız rahat olsun. Görüşmek üzere.