30 Nisan 2026 Perşembe

ERDEMLİ SOHBETLER 24 Emeğin Onuru ve Hak Mücadelesi

En kolay suistimal edilen hak, sence kimin hakkıdır?

Hiç düşündün mü...

Kafanı çevirip şöyle bir sokağa, bir şantiyeye, bir plazaya ya da bir sanayi sitesine baktığında... Sesi en çok kısılanların, dünyayı omuzlarında taşıyıp da o dünyadan en az payı alanların hakkı değil midir en kolay yenen? Daha parası eline bile geçmeden, bordrosunda o acımasız, o yüksek vergilerle kuşa dönen bir maaşla... sadece hayatta kalmaya, sadece nefes almaya çalışan o sessiz kalabalığın hakkı...

Merhaba.

Ben Erdem...

Yarın 1 Mayıs... Merak etmeyin, sizi o alışkın olduğunuz, ezberletilmiş tarih kitaplarına boğmayacağım. On dokuzuncu yüzyılda ne oldu, o ilk grevler nasıl yapıldı, Şikago sokaklarında veya Taksim meydanında geçmişte neler yaşandı anlatmayacağım.

Bugün meselemiz tarih değil... Bugün meselemiz, insanın emeğiyle olan o kadim, o garip, o hüzünlü sınavı. Meselemiz, alın terinin modern dünyadaki o derin yalnızlığı.

Bir düşünün... Başkalarının inşa ettiği gökdelenleri temizleyen, başkalarının bindiği lüks arabaları üreten, başkalarının oturduğu sıcak sofraların ekmeğini gece yarısı fırınlarda yoğuran o devasa orduyu düşünün. Her şeyi üretenler ama ürettikleri o devasa zenginliğe hiçbir zaman sahip olamayanlar...

Sanayide, elleri yüzleri yağ içinde, aslında oyun oynaması gereken bir yaşta kendinden "büyük adam" performansı beklenen o küçük çırak çocukları gözünüzün önüne getirin... Gözleri ışıl ışıl ama arkalarındaki paslı sokak tabelası kadar bile yarınları net olmayan o çocukları...

Ya da plazalarda, o parlak florasan ışıkları altında, klimalı odalarda günde on iki saat çalışıp, koca bir ayın emeğini tek bir ev kirasına teslim eden, eve sadece uyumak için giden, lüks binaların içinde görünmez bir tükenmişlik sendromu yaşayan o kravatlı işçileri düşünün... Beyaz yakalı da olsanız, mavi yakalı da olsanız... Mekânlar farklı, kıyafetler farklı, isimler farklı... ama sömürülen şey hep aynı.

Sömürülen şey; hayatın ta kendisi. İnsanın yaşam enerjisi, gençliği, o bir daha asla geri alınamayacak olan zamanı.

Düşünün ki, sabahın köründe yola düşüyorsunuz. Karanlıkta gidip, karanlıkta dönüyorsunuz. Ay sonu geldiğinde, o alın terinizin karşılığı olan paraya henüz dokunmadan, henüz ailenizin rızkını cebinize koymadan, devlet o paradan devasa bir vergi kesiyor. Siz, belki de o devasa gökdelenleri diken milyar dolarlık şirketlerden çok daha yüksek oranda, çok daha acımasız bir vergi yükünün altında eziliyorsunuz.

Peki, bu sessiz çoğunluk, bu muazzam kalabalık bir gün yorulup da, bir araya gelip "Biz de varız, pastadan adil bir dilim istiyoruz, insanca yaşamak istiyoruz" demeye çalıştığında ne oluyor?

İşte orada, o görünmez ama çok güçlü sistem hemen devreye giriyor. Ve en sinsi, en tehlikeli silahını çekiyor... Kelimeleri zehirliyor.

Dikkat ettiniz mi, son yıllarda hayatımızdaki bazı kelimelerin ruhu nasıl değiştirildi?

Mesela "örgütlenmek"... "Bir araya gelmek", "sendikalaşmak", "dayanışma"... Bu kelimeler, ne zaman zihinlerimizde yasa dışı, tehlikeli, kaçınılması gereken, adeta kriminal kavramlara dönüştü? Bir işçinin, bir çalışanın, yanındaki mesai arkadaşıyla omuz omuza verip adalet talep etmesi, nasıl oldu da bir "suç" gibi, bir "bozgunculuk" gibi algılanmaya başlandı?

Oysa hak mücadelesi, tek başınayken cılız bir fısıltıdır... Havaya karışır, kaybolur gider. Ama bir araya gelindiğinde, omuzlar birbirine değdiğinde, o fısıltı duyulması zorunlu, gür bir sese dönüşür. Çoğaldıkça ses getirir.

Ve demokrasi dediğimiz o büyük şemsiye, tam da bu seslerin yankılanabilmesi, o fısıltıların bir koro haline gelebilmesi için vardır. Demokrasi sadece beş yılda bir sandığa gidip oy atmak değildir. Demokrasi, hakkını arayabilme özgürlüğüdür.

Üreten insanın, emeğinden ve üretiminden kaynaklanan o doğal gücünü kullanması... Yani, "Eğer benim emeğimin karşılığını vermezsen, eğer beni bir makine dişlisi gibi görürsen, ben üretmiyorum, bu çarkı döndürmüyorum" diyebilmesi... Bu bir isyan değildir. Bu, bir asayiş sorunu hiç değildir.

Bu, demokrasinin kalbidir. Demokrasi içinde gayet meşru, gayet ahlaki, gayet insani bir yaptırımdır. Çünkü sermayenin gücü parasıysa, çalışanın gücü de emeği ve o emeği üretimden çekebilme iradesidir.

Ama işin en acı tarafı ne biliyor musunuz? Biz toplum olarak bu dengeyi, bu vicdan terazisini kendi ellerimizle bozduk. Bizler de o tuhaf yanılsamanın, o uyuşturucu sistemin içine gönüllü olarak düştük.

Hakkını arayanı, "şükürsüzlükle" suçlar olduk.

"Aman sesini çıkarma, aman göze batma, bak dışarıda o işi senin yarı fiyatına yapacak binlerce işsiz var" diyerek, o korku kültürünü, o boyun eğme psikolojisini birbirimize asıl biz aşıladık.

Hakkını arayan, emeğine sahip çıkan, grev yapan bir çalışan gördüğümüzde, "Helal olsun, çocuklarının geleceği için, onuru için direniyor" demek yerine; "Ne gerek var şimdi kurulu düzeni bozmaya? İşinden gücünden olacak, bize de durduk yere trafiği tıkıyorlar" diye söylendik. Kendi konforumuz bozulduğu an, hakkı yenenin karşısında, o haksızlığı yapanın yanında hizalandık.

Hepimiz bir gün o zenginler masasına oturacağımız hayaline o kadar derinden inandırıldık ki... Bugünkü emeğimizi, bugünkü yoksulluğumuzu ve kendi sınıfımızı savunmayı unuttuk.

Korkuyu sağduyu zannettik. Susmayı erdem sandık.

Oysa asıl erdem, haksızlık karşısında dimdik durabilmektir. Asıl erdem, yanındakinin hakkını kendi hakkın gibi, tereddütsüz savunabilmektir.

İşte 1 Mayıs'ın ruhu, o ruhun taşıdığı anlam tam olarak budur. Bir bayramdır, evet... Baharın, emeğin, nasırlı ellerin, yorgun gözlerin kutlandığı bir bayram. Ama aynı zamanda, "Ben sadece bir maliyet kalemi değilim, ben bir insanım ve benim emeğimin, benim varlığımın dokunulmaz bir onuru var" çığlığıdır.

Korkmayalım bu çığlıktan.

Yan yana durmaktan, "biz" olmaktan, hak aramaktan çekinmeyelim. Örgütlü olmanın, bir arada durmanın suç olmadığını, aksine medeni bir toplum olmanın en büyük erdemi olduğunu birbirimize hatırlatalım.

Çünkü bireysel kurtuluş hikayeleri, o "kısa yoldan köşeyi dönme" masalları sadece filmlerde ve içi boş kişisel gelişim kitaplarında işe yarar. Gerçek hayatta, bu çetin dünyada iyileşme, ancak omuz omuza vererek gelir.

Senin hakkın yenmiyorsa bile, yan masadaki arkadaşının hakkı yendiğinde susuyorsan, başını öne eğip ekranına bakmaya devam ediyorsan... o adaletsizliğin sessiz, görünmez bir ortağı olursun. Hak mücadelesi bulaşıcıdır. Tıpkı korku gibi. Hangisini yayacağımız bizim elimizde.

Bugün... İster bir fabrikada torna tezgahının başında, ağır bir makinenin kolunu çekiyor olun... İster bir bilgisayar ekranının karşısında kod yazıyor, ister direksiyon sallıyor, ister bir market kasasında sabahtan akşama kadar barkod okutuyor olun...

Emeğinizin, o içinizde taşıdığınız yaşam gücünün ne kadar kutsal olduğunu hatırlayın. Ve o gücün, ancak birleştiğinde dünyayı, yasaları, hatta o acımasız vergi dilimlerini bile değiştirebileceğini unutmayın.

Hak aramanın, dayanışmanın, ses çıkarmanın bir "suç" değil; onurlu, özgür ve başı dik bir yurttaş olmanın en temel şartı olduğunu her sabah aynaya baktığınızda kendinize fısıldayın.

Emeğinize, alın terinize ve yanınızda duran arkadaşınızın eline sıkı sıkı sahip çıkın.

Görüşmek üzere...