Merhaba. Ben Erdem...
Bugün içimiz biraz buruk, biraz yorgun. Haber ekranlarına yansıyan o acı tablo, eminim birçoğunuzun nefesini kesmiştir. Şanlıurfa’da, Kahramanmaraş’ta okullarda yankılanan o silah sesleri... Gencecik fidanların, daha hayatı tanımadan toprağa düşmesi... Bunlar sadece günlük asayiş haberleri değil. Bunlar, bir toplumun ruhsal haritasındaki derin fay kırıkları.
Ama bugün burada, o kırıkların başında durup sadece ağıt yakmayacağız. Olayların o günlük telaşına, kişisel suçlamalara kapılmadan; bu şiddet sarmalının, bu karanlığın köklerine inmeye çalışacağız.
Bilge bir düşünürün deyişiyle; eğitilmemiş, incelmemiş o ham insan doğasının kendini korumak için inşa ettiği üç karanlık sütun vardır. Cehalet, bağnazlık ve kaba güç...
Önce cehalet başlar. Ama bu, okuma yazma bilmemek, diploma sahibi olmamak değildir. Bu, hakikate direnmektir. Öğrenmeyi, değişmeyi, kendi dışındaki dünyayı anlamayı reddetmektir. Cehaletin kök saldığı yerde, hemen ardından bağnazlık filizlenir. İnsan, bilmediği, anlamlandıramadığı bir dünyada korkar. Ve o korkuyla, ezberlerine, aidiyetlerine körü körüne sarılır. Farklı olan her şeye kapılarını kapatır.
Ve o kapı kapandığında, içeride sıkışan o daraltıcı hava, en sonunda kaba güce dönüşür. Sözün bittiği, aklın sustuğu, vicdanın köreldiği yerde... öfke ve şiddet konuşmaya başlar. İşte okullarımızda, gencecik zihinlerin arasında gördüğümüz o acımasız şiddet, bu kaba gücün en çıplak halidir.
Peki, bu üç karanlık sütunu nasıl yıkacağız? Nasihat ederek mi? "Şiddet kötüdür, yapmayın" diyerek mi? Hayır... Modern insan, o eski usul nasihatleri dinlemiyor artık. Bize nasihatler değil, "nasıllar" lazım. Bu karanlıktan çıkışın üç aydınlık yolu var.
Birincisi; bilimsel tutum. Sadece sınavlarda sorulan bilgileri ezberlemek değil... Bilimsel düşünme biçimini içselleştirmek. Nedenselliği anlamak. Bir olayın arkasındaki sebepleri sorgulayabilmek. Gerçeği aramaktan korkmamak. Bilimsel tutum, zihni o bağnazlığın dar hücrelerinden çıkarıp, evrenin o muazzam genişliğine taşır.
İkincisi ve belki de ruhumuzu en çok iyileştirecek olanı; sanatsal duyarlılık. Sanat, sadece galerilerde sergilenen tablolar değildir. Sanat, "biricik" olanı fark etme eylemidir. Her insanın, her çocuğun tıpkı bir sanat eseri gibi eşsiz, benzersiz ve biricik olduğunu görebilmektir. Bir insanı "biricik" olarak, bir sanat eseri saygısıyla sevebilen biri, ona zarar verebilir mi? Onu bir kalıba sokmaya, ondan nefret etmeye, ona el kaldırmaya kıyabilir mi? Sanatsal duyarlılık, kaba gücün en büyük panzehiridir. Bize, sevgiden önce saygıyı öğretir.
Ve üçüncüsü; felsefi anlayış. Yani sorgulamak... "Ben kimim, biz kimiz, bir arada nasıl var oluruz?" diyerek, o sessiz ve derin sorularla baş başa kalabilmek. O derinliğe inen insan, yüzeydeki o sığ kavgaların, o anlamsız öfkelerin ne kadar boş olduğunu anlar.
Gençlerimizi o karanlık dehlizlerden, o şiddet sarmalından çekip çıkarmak istiyorsak... Onlara sadece test çözdürmeyi, birbirleriyle yarışmayı bırakmalıyız. Onlara bir tabloya bakmayı, bir şiirin mısrasında duraklamayı, bir yaprağın düşüşündeki o sessiz ahengi görmeyi öğretmeliyiz. Zihinlerini bilimle, kalplerini sanatla, ruhlarını felsefeyle beslemeliyiz.
Çünkü kaba gücün, bağnazlığın ve cehaletin en çok korktuğu şey; Düşünen, hisseden ve insanın o muazzam "biricikliğine" saygı duyan bir vicdandır.
Kendinize ve o içinizdeki biricik sanat eserine iyi bakın. Görüşmek üzere.