5 Şubat 2026 Perşembe

ERDEMLİ SOHBETLER 12 - Maskeli Balo ve Sessizlik Yemini


Merhaba.

Ben Erdem...


Geçen hafta stüdyomuzda, tarihin en sivri dilli, "kraldan çok kralcı" nın tam tersi bir misafirimiz vardı; Sinoplu Diyojen.

Onunla "Cilalı Taş Devri"nden "Cilalı Telefon Devri"ne nasıl geçtiğimizi konuşmuştuk.

Elimizdeki o parlak ekranların, ruhumuzu nasıl matlaştırdığını dert edinmiştik.

Diyojen, elinde fenerle güpegündüz "Dürüst bir adam arıyorum" diye bağırıyordu Atina sokaklarında.


Bugün...

Bugün o feneri alıp, Diyojen’in girmeye tenezzül bile etmeyeceği, ama modern insanın girmek için ruhunu sattığı o "kapalı kapıların" ardına tutacağız.

Diyojen fıçısında mutluydu ve İskender'e kafa tutabiliyordu.

Ama bugün konuşacağımız kişiler, saraylarda, yalılarda, özel adalarda yaşıyorlar ama güç karşısında "hazırolda" bekliyorlar.

Diyojen'in aradığı o "dürüst adam", ne yazık ki o ışıltılı davetlerde, o "seçkin" listelerde hiç yok.


Bugün biraz karanlık bir yere, vicdanların zifiri karanlıkta kaldığı o "sırça köşklere" bakacağız.

Konumuz, isimler, listeler, şahıslar değil. Onlar gelir geçer.

Konumuz; insan doğasının o en tehlikeli virüsü: **"Güç Zehirlenmesi"** ve onun yarattığı o yapışkan, o kirli **"Sessizlik Ağı"**.


Biliyorsunuz, modern dünyada sihirli bir kelime var: "Network".

Yani "İlişki Ağı".

Kariyer basamaklarını tırmanmak, iş bitirmek, daha güçlü olmak için "doğru insanları" tanımak zorundasınız.

Bu, oyunun kuralı gibi anlatıldı bize hep.

"Önemli olan ne bildiğin değil, kimi tanıdığındır" dendi.

Ama kimse bize, o "tanıdık" olmanın bedelinden bahsetmedi.

Kimse bize, o "seçkin" kulüplere, o özel adalara, o pırıltılı davetlere girmenin vizesinin ne olduğunu anlatmadı.


Sistem çok basit aslında. Ve bir o kadar da korkunç.

Bir piramit düşünün. En tepede, sınırsız güce, paraya ve dokunulmazlığa sahip olduğunu sananlar var.

Bu insanlar, normal hayatın, hukukun, ahlak kurallarının kendileri için geçerli olmadığına inanıyorlar.

Onlar için diğer insanlar, özellikle de savunmasız olanlar, birer birey değil; sadece birer "oyuncak", birer "haz nesnesi" ya da birer "araç".


Peki bu çark nasıl dönüyor?

Sadece o tepedeki birkaç **"canavar"** sayesinde mi?

Hayır.

Bu çark, o odaya girip çıkan, o uçaklara binen, o sofralara oturan ama "Ben sadece iş konuşmaya gittim", "Benim hiçbir şeyden haberim yoktu" diyen, o kalabalık sayesinde dönüyor.


İşte asıl meselemiz bu: **"Ben bilmiyordum" yalanı.**

Bir bataklığın kenarında piknik yapıp, "Ben çamuru görmedim, sadece manzarayı seyrettim" diyebilir misiniz?

Etrafınızda gencecik, hayatının baharında, gözlerinde korku olan insanlar dolaşırken; siz elinizdeki kristal kadehi tokuşturup "Bu seneki borsa verilerini" konuşuyorsanız...

Siz o suçun ortağı değil misiniz?


Zaaflar...

İnsanın en yumuşak karnı.

Bu karanlık ağlar, tam da bunun üzerine kuruludur.

Sizi içeri alırlar. Size kendinizi "özel" hissettirirler.

Egolarınızı şişirirler.

Sonra önünüze bir "zaaf" koyarlar.

Bir anlık bir hata. Bir anlık bir sapma. "Burada olan burada kalır" denen o yalandan güven hissi.

Ve o an, "klik" sesi duyulur.

Kamera kayıttadır. Ya da birileri not alıyordur.

Artık siz, o ağın bir parçasısınızdır.

Artık o masadan kalkamazsınız.

"Hayır" diyemezsiniz.

Çünkü artık özgür iradeniz yoktur; bir dosyanız vardır.


Bu bir "şantaj ekonomisi"dir.

Ve bu ekonomi, sandığınızdan çok daha büyüktür.

İnsanlar mevkilerini korumak, skandallarını örtmek ya da daha fazla para kazanmak için; vicdanlarını, ahlaklarını ve ne yazık ki bazen başkalarının hayatlarını "takas" ederler.

Kendi konforları bozulmasın diye, başkalarının cehennemine odun taşırlar.


Şimdi diyeceksiniz ki; "Erdem, bu anlattıkların milyarderlerin, prenslerin, ünlülerin dünyası. Bize ne?"

Keşke öyle olsa...

Keşke bu çürümüşlük sadece o "ulaşılmaz" tepelerde yaşansa.

Ama maalesef bu bir kültür, bu bir zihniyet meselesi.

Unutmayın, su, yukarıdan aşağıya doğru akar.


Kendi hayatımıza bakalım.

Ofislerimizde, mahallemizde, sosyal çevremizde benzer "küçük ağlar" yok mu?

Güçlü birinin yanında yer almak için, onun yaptığı haksızlığa, onun yaptığı zorbalığa, hatta tacize sessiz kalanları görmüyor muyuz?

"Aman şimdi sesimi çıkarırsam işimden olurum", "Aman ağzımızın tadı kaçmasın", "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyenler...

O milyarderlerin adasındaki "sessizlik yemini" ile, bizim ofisteki "görmezden gelme" huyumuz arasında, nitelik olarak ne fark var?

Sadece ölçek farkı var.

Mekanizma aynı: **Kişisel çıkar uğruna, erdemi satmak.**


O dosyalar açıldığında, o isimler döküldüğünde herkes şok olmuş gibi;

"Aaa, nasıl yaparlar!" diyor...

Herkes o "bilmiyordum" korosuna katılıyor.

Oysa herkes biliyor.

Fısıltıları duyuyorlar.

Gariplikleri görüyorlar.

Ama o "network"ten kopmamak, o güçten mahrum kalmamak için başlarını diğer tarafa çeviriyorlar, gözlerini kapatıyorlar...


Diyojen feneriyle gerçeği ararken, onlar gerçek görünmesin diye ışıkları kapatıyorlar...


Çözüm ne peki?

Bu bataklık kurur mu?

Eğer biz, birey olarak, "erdemli" olandan yana tavır almazsak, kurumaz.


Çözüm; o kapalı kapıların ardında ne vaat edilirse edilsin, o odaya girmemektir.


Çözüm; "Bütün arkadaşlarım orada, ben de gitmeliyim" gibi bir sürü psikolojisinden çıkıp, "Orası yanlış, ben gelmiyorum" diyebilme cesaretidir.


Bu, başta bahsettiğimiz "Network" kavramını yeniden tanımlamaktır.

Gerçek ve temiz bir ilişki ağı; birbirinin açığını kollayan, birbirine **"şantaj yapan"** insanların topluluğu değildir.

Gerçek bir toplum; birbirinin hakkını savunan, zayıfı güçlüye yedirmeyen insanların birliğidir.


Bir yerde bir güç, denetimsizse, **"şeffaf"** değilse ve kapalı kapılar ardında "özel" kurallarla işliyorsa; oradan kaçın.


Siz o masaya oturduğunuzda, "hesap benden çıkmıyor" diye sevinirsiniz. Bu durum işinize de gelir.

Ama o sofraların kuralı acımasızdır:

Eğer masaya oturduğunuzda faturayı kimin ödediğini göremiyorsanız;

Bilin ki siz orada konuk değil, **masanın mezesisinizdir.**

Ve günü geldiğinde, afiyetle harcanırsınız.



Bugün kendinize şunu sorun:

Benim hayatımda, "görmezden geldiğim" için pişman olduğum bir an var mı?

Sırf birileriyle aram bozulmasın diye, sırf bir yerlere gelebilmek için sus-pus kaldığım bir haksızlık oldu mu?

Eğer cevabınız evetse, üzülmeyin ama uyanın.


Çünkü o büyük skandallar, işte bu küçük suskunlukların birikmesiyle oluşuyor.


Maskeli balolar bitince, ışıklar yanınca, geriye sadece çıplak gerçekler kalır.

Ve o gün geldiğinde, aynaya baktığınızda yüzünüzdeki ifadenin "Ah Gerçekten Bilmiyordum" şaşkınlığı değil; "Ben oradaydım! ve doğru olanı yaptım" huzuru olmasını dilerim.


Temiz kalın.

Uyanık kalın.

Ve asla, ama asla sessiz kalmayın.


Görüşmek üzere.