Merhaba. Ben Erdem...
Eskiden, o çok eski dediğimiz ama aslında sadece birkaç on yıl öncesinde kalan o naif zamanlarda, akşamları evlerimizde bir ritüel vardı. Akşam yemeği yenir, çaylar demlenir ve evin en güzel köşesinde duran o sihirli kutunun düğmesine basılırdı. Haberler başlardı... O ekrandan bize seslenen ses, evimizin bir ferdi gibiydi. Ne söylerse inanırdık, çünkü bilirdik ki; o masada oturan kişinin tek bir derdi vardır: Bize dünyada, ülkemizde, sokağımızda gerçekten ne olup bittiğini anlatmak. Gerçek, sadeydi. Gerçek, filtresizdi.
Bugün... Bugün o kutunun içinden artık tek bir ses çıkmıyor. Bugün her yerimizden binlerce, milyonlarca ses fışkırıyor. Cebimizdeki o küçük, parlak ekranlardan, önümüzdeki monitörlerden, her saniye beynimize sayısız "bilgi" akıyor. Ama gelin görün ki; bu sağır edici bilgi gürültüsünün ortasında, insanlık tarihinin belki de en büyük susuzluğunu çekiyoruz: Hakikate olan susuzluğumuzu...
Çünkü biliyoruz ki; gizli kapaklı, örtülü, üzerine kalın şallar örtülmüş bir dünyada, adalet denilen o hassas terazi doğru tartmaz. Hatırlayın, adaletin terazisinden bahsetmiştik. O terazinin kefelerine konulan taşların ne olduğunu görmezsek, dengenin sağlandığına nasıl inanacağız? Şeffaflık olmadan adalet olmaz. Hakikat olmadan, şeffaflık olmaz.
Peki nedir bu hakikat? Bugün size bir fotoğraf karesinin dışarıda bıraktığı o koca evrenden, kelimelerin nasıl birer silaha, cümlelerin nasıl birer zindana dönüştüğünden bahsetmek istiyorum.
Günümüzün modern meydanlarında, adına sosyal medya dediğimiz o uçsuz bucaksız dijital arenalarda bir şeyler oluyor. İnsanlar, sadece kendi yankı odalarında yankılanan sesleri "gerçek" sanmaya başladı. Algoritmalar bizi öylesine iyi tanıyor ki, sadece duymak istediklerimizi fısıldıyor kulağımıza. Ve biz, kendi düşüncemizi doğrulayan o sahte haberleri, o üretilmiş yalanları büyük bir iştahla, hiç sorgulamadan, hiç süzgeçten geçirmeden yutuyoruz. Bir haberi okurken "Bu doğru mu?" diye sormak yerine, "Bu benim inancıma, benim tarafıma, benim öfkeme hizmet ediyor mu?" diye soruyoruz. Hizmet ediyorsa... Anında paylaşıyor, o yalanı binlerce kişiye daha bulaştırıyoruz. İşte medya okuryazarlığı denilen o hayati yeteneğin eksikliği, toplumu içten içe kemiren bir virüs gibi yayılıyor.
Ve korkutucu olan ne biliyor musunuz? Bu sahte illüzyonlara inanan, her gördüğü öfkeli tweete, her izlediği kurgulanmış videoya kayıtsız şartsız iman eden bu devasa kalabalıklar... Yarın sabah kalkıp, hepimizin kaderini belirleyecek o kritik kararları alıyorlar. Seçimler yapıyorlar, yön belirliyorlar. Hakikatin zehirlendiği bir toplumda, irade sağlıklı kalabilir mi? Kirli suyla sulanan bir tarladan, temiz bir hasat beklenebilir mi?
İşte tam da bu karanlıkta, o kirli suyun kaynağına inmeye çalışan, kendi hayatını, kendi konforunu hiçe sayan birileri var. Gerçek gazeteciler... Hani o devasa, şatafatlı, ışıklı plazalarda, o büyük kurumsal yapıların güvenli gölgelerinde oturup, sadece kendilerine gönderilen metinleri okuyanlardan bahsetmiyorum. Ben size, o devasa binaların dışına itilmiş, yalnızlaştırılmış, elinde sadece bir kalem, bir kamera ve dağ gibi bir vicdanla sokak sokak gerçeği arayan o inatçı ruhlardan bahsediyorum.
Eski kurumsal kimliklerini, "rahat ama yalan" bir hayata satmayı reddedip, bireysel çabalarıyla, adeta tırnaklarıyla kazıyarak bize haber ulaştırmaya çalışan o yalnız ustalardan bahsediyorum. İşleri ne kadar zor, biliyor musunuz? Bir yanda devasa bir dijital linç makinesi... Yüzü olmayan, ismi olmayan, ruhtan yoksun binlerce bot hesap. Tek bir merkezden yönetilen, gerçek bir insan bile olmayan ama gürültüsü yeri göğü inleten troller... Diğer yanda, gücün o soğuk, o tahammülsüz yüzü.
Gerçeği yazmanın, hakikati fısıldamanın bile bir "suç" unsuruymuş gibi gösterildiği, haber yapmanın adeta mayın tarlasında yürümekle eşdeğer tutulduğu bir dönemdeyiz. "Acaba bu cümleyi kurarsam, başıma ne gelir?", "Acaba bu soruyu sorarsam, hangi kapılar yüzüme kapanır, hangi kilitler üzerime vurulur?" korkusuyla yaşamak... Korku, insanın ruhunu küçültür. Ama işte bazı ruhlar var ki, o daracık, o küçültücü kalıplara sığmayı reddediyorlar. Bedel ödüyorlar. Dışlanıyorlar. Bazen aylarını, yıllarını o dört duvar arasında, güneşten uzak, gökyüzünden uzak geçiriyorlar. Neden? Sırf siz, ben, hepimiz... O perde arkasındaki gerçeği bilelim diye. Sırf o terazi doğru tartsın diye.
O gazetecilerin kalemlerine vurulan her pranga, aslında bizim gözlerimize çekilen bir mildir. Susturulan her ses, bizim kulaklarımıza dökülen kurşundur. Çünkü haber alma hakkı, sadece "ne olduğunu bilme" hakkı değildir; aynı zamanda "insan kalabilme", "özgür düşünebilme" ve "yanıltılmama" hakkıdır.
Bizim toplum olarak yapmamız gereken bir şeyler var. Şikayet etmeyi bırakıp, aynaya bakma vaktimiz geldi. Sosyal medyada önümüze düşen her haberi, o çok sevdiğimiz paylaş butonuna basmadan önce, bir anlığına durdurup düşünmek zorundayız. "Bu bilgi nereden geliyor?", "Bunu kim, ne amaçla dolaşıma soktu?", "Bunun kaynağı güvenilir mi?" İnanın, sadece bu üç saniyelik duraksama, o üç saniyelik şüphe, devasa algı operasyonlarını çökertecek en güçlü silahtır.
Gerçeği savunan o yalnız gazetecileri, o bağımsız habercileri de o koca yalnızlıklarında tek başlarına bırakmamalıyız. Onların ürettiği o temiz, o zahmetli içeriklere sahip çıkmalıyız. Gerçek gazetecileri yaşatmalıyız... Eskiden sokağın başındaki o küçük büfeden nasıl her sabah bir gazete alıyorsak, o bozuk paraları nasıl habere ayırıyorsak, bugün de aynı bilinci dijital dünyada göstermeliyiz. Az, çok demeden... Tıpkı günlük bir gazete alıyor gibi, o bağımsız kalemlere, o bireysel çabalara omuz vermeliyiz, maddi ve manevi destek olmalıyız. Çünkü eğer onlar susarsa, geriye sadece robotların, trollerin ve çıkarların o sağır edici kakofonisi kalacak. Ve o gürültünün içinde, bir gün kendi sesimizi bile duyamaz hale geleceğiz.
Gönlümüzden geçen nedir biliyor musunuz? Gönlümüzden geçen, kelimelerin hapsedilmediği bir dünyadır. Bir habercinin, gerçeği yazdığı için kahraman ya da hain ilan edilmediği; sadece işini, sadece mesleğini yapan normal bir insan olarak kabul gördüğü bir ülkedir. Gönlümüzden geçen, her fikrin, her bilginin, hiçbir filtreden, hiçbir sansür mekanizmasından geçmeden, sadece insan aklının, sağduyunun ve vicdanın o muazzam süzgecinden geçerek tartışıldığı bir iklimdir.
Hakikatten korkmayan bir toplum, yıkılmaz. Çünkü hakikat, üzerine ne kadar toprak atarsanız atın, ne kadar derine gömerseniz gömün, bir gün o toprağı çatlatıp güneşe ulaşacak bir tohumdur. Önemli olan, o tohumun yeşermesi için o toprağı sulayacak cesareti bulabilmektir. O cesaret, bazen küçük bir soruda gizlidir. Bazen, bize dayatılan o süslü yalanlara "Hayır, ben buna inanmıyorum" diyebilme iradesinde...
Gözlerinizi o mavi ışıklı ekranlardan bir an olsun ayırın. Okuduğunuzun, dinlediğinizin sadece bir "ses" mi, yoksa bir "gerçek" mi olduğunu kalbinize sorun. Kalp, aklın unuttuğunu her zaman hatırlar.
Gerçeğin aydınlattığı, şüphenin ve aklın rehber olduğu o güzel yarınlarda, kelimelerimizi daha özgür kurabilmek dileğiyle... Hakikatin peşinden gidenlere selam olsun.
Görüşmek üzere.